Ana Sayfa İletişim
ATATÜRK KÖŞEMİZ

 

Dr.Öğr.Üyesi Mustafa Kemal CERRAHOĞLU

(Bilim Uzmanı)

26.08.2021  

GÖÇ VE GÖÇMEN

 

Türk Dil Kurumu sözlüğünde “göç, göçebe, göçebeleşme, göçebeleşmek, göçebelik, göçebilme, göçebilmek ve göçelge kelimelerinin tamamı “göç”ten türemiştir.  Sözlükte isim ve isim-hayvan bilimi olarak günlük dilde dört anlamda kullanılmıştır. İsim olarak birincisi “ekonomik, toplumsal, siyasi sebeplerle bireylerin veya toplulukların bir ülkeden başka bir ülkeye, bir yerleşim yerinden başka bir yerleşim yerine gitme işi, taşınma, hicret, muhaceret:”, ikincisi “evden eve taşınma, nakil”, üçüncüsü “taşınma sırasında götürülen ev eşyaları” ve dördüncüsü-isim-hayvan bilimi olarak- “kuşların, geyiklerin, yarasaların, bazı balık ve böceklerin mevsim, iklim, besin miktarı vb.ne göre çevre değiştirmeleridir.”  Göçmen kelimesi ise sıfat anlamında olmak üzere insan ve hayvan için kullanılmıştır. İnsan için; “kendi ülkesinden ayrılarak yerleşmek için başka ülkeye giden (kimse, aile veya topluluk), muhacir.”  Hayvan için; “sıcak iklimli ülkelere giden (hayvan).


Tanımlardan da anlaşıldığı gibi genel anlamda göç, insan veya hayvan için hareketliliği ifade etmektedir. Zorunlu veya gönüllü olabilmekte ve bu duruma göre sosyolojik, hukuki ve uluslararası literatüre girmiş göç ve göçmenle ilgili çok sayıda kavram türemiş veya türetilmiştir. Kavramların her biri hem sosyoloji hem hukuk için farklı anlamlar taşımaktadır. Mesela hukuk terimi olarak Mülteci, Sığınmacı, Göçmen, Düzensiz Göçmen, Kaçak göç ve göçmen için ayrı tanımlar ve hukuki statüler belirlenmiştir.


Göçle İlgili Hukuki Terimler ve Anlamları


Mülteci; 1951'de Cenevre'de imzalanan sözleşmeyle tanımlanmış ve hukuki statüsü belirlenmiştir. “Irkı, dini, milliyeti, belirli bir sosyal gruba mensubiyeti veya siyasi düşünceleri nedeniyle zulüm göreceği konusunda haklı bir korku taşıyan, bu yüzden ülkesinden ayrılan ve korkusu nedeniyle geri dönemeyen veya dönmek istemeyen kişidir.” Uluslararası tanıma göre bu şartları taşıyan kişi mültecidir. Antlaşmalara göre Mülteciler, gönüllü olmadığı sürece ülkelerine zorla geri gönderilemezler. “Uluslararası koruma arayan, bulunduğu ülkede yetkili makamlarca başvurusu henüz sonuçlandırılmamış, yani henüz resmi olarak mülteci statüsü verilmemiş kişilere” Sığınmacı denir. Sığınmacı mülteci değildir. Fakat başka bir ülkeye iltica etmek isteyen her mülteci aynı zamanda sürecinin başında sığınmacıdır. Uluslararası literatürde ve Birleşmiş Milletlere göre göçmen için tanımlanmış ortak bir metin yoktur. Ancak “göçün nedeni ve hukuki statüsünden bağımsız olarak ikamet ettiği ülkeden ayrılarak başka ülkeye giden kişi” tanımı üzerinde ortak görüşler vardır. Tanımda “göçün sebebinden ve göçmenin statüsünden bağımsız” vurgusu özellikle ve bilinçli olarak yapılmıştır. Bu durma göre Uluslararası Göç Örgütü (IOM), mültecileri göçmen statüsüne koymaktadır. Fakat her mülteci aynı zamanda göçmendir; her göçmen mülteci değildir. Düzensiz Göçmen’in de uluslararası bir tanımı yoktur. Avrupa Komisyonu; “göç düzenlemelerinin gerektirdiği izin ve belgelere sahip olmaksızın kendi ülkesinden ayrılarak başka ülkeler giriş yapan, buraya yerleşen veya burada çalışanları” düzensiz göçmen olarak tanımlıyor. Kaçak göç ve göçmen ise uluslararası literatürde “kaçak göçmen” olarak tanımlanıyor. Ancak bu kavram suç işleme eylemiyle özdeşleştirildiğinden kaçınılması gereken bir kavram olarak değerlendiriliyor. Çünkü düzensiz göçmenlerin kaçak göçmen şeklinde algılanması suçlu gibi görünmesine yol açıyor. Oysa çoğu suç işlemiş değildir. Pek çok ülke için göçmenlerin ilgili belgeleri ibraz etmemesi bir idari ihlal sayılsa da bunlar suç teşkil etmiyor. Bundan dolayı “kaçak göç, kaçak göçmen” yerine, “düzensiz, belgelenmemiş göç veya göçmen” kavramlarının kullanılması yaygın hale geliyor.


Arap Dili Literatüründe Göç Kavramları ve Türkiye ile İlişkisi


İslam tarihinde yer almış göç ve göçmen bazı kavramların dini gerekçelerle meşruluğunun ileriye sürülerek Suriye, Irak, İran gibi Müslüman Arap veya diğer ülkelerden gelen göçmenlere bu gözle ve hoşgörüyle bakmasını öneren iddialar üzerine, ister istemez Arap ve İslam Tarihi literatüründe yer alan göç ve göçmen kavramlarının varlığına yönelmemizi gerekli kılmıştır.


Göç, Arapçadan da çok fazla kelimeye konu olmuştur. Bir kısmı dini terminoloji, topluluk ve edebiyat adı olarak da ifade edilen Arap literatürüne göre “Caliye, Meşrikiler, Parsiler, Mehcer Edebiyatı, Hcret, Siretü Beni Hilal, Aşiret, Tenasüh, A’rab, A’rabi, Aramiler, Muhacir, Kalmuklar, Çingenler, Orda, Bece, Bedevi, İlat, Amalika ve Func kelimeleri kullanılmaktadır. Bunların her biri farklı anlamlara gelir. Anlamlarını açıklamak ise bu makalenin konusu değildir. Türkçe ’ye Arapçadan günlük dile “Hicret, Muhacir, Ensar” kelimeleri geçmiştir. Bu kelimeler bilinçli veya bilinçsiz sıkça kullanılıyor. Özellikle Türkiye’de 2011 yılından bu yana sürdürülen “açık kapı göç politikası” sonucu sürekli vurgusu yapılan bu üç kelime, Hz. Peygamber’in Mekke’den Medine’ye yaptığı zorunlu göçün ve bu göç esnasında ortaya çıkan kavramları ifade ediyor. Bilhassa “onlar Muhacir biz Ensar’ız” türü cümleler, bir kısım akademisyen, basın ve siyasiler tarafından zaman zaman telaffuz ediliyor. Bununla söylenmek istenen “göçle gelen bu Müslüman kardeşlerimize kucak açılmalı, ekmeğimizi bölüşmeliyiz” tıpkı Medinelilerin Mekke’den göç etmek zorunda kalan Hz. Peygamber ve beraberindekilere kucak açıldığı gibi. Zaman zaman maksadını aşan değişik ve oldukça aşırıya kaçan iddialı sözler de söylenmiştir. Mesela “gelenler ekonomiye katkıda bulunuyorlar, onlar olmazsa ekonomi çöker” ifadeleri bize göre maksadını belirtmekten uzak görüşleridir.


Ensar Muhacir tekrarlamalarında gözden kaçırılan önemli ayrıntılar da vardır. Hz. Peygamber dahil olmak üzere Mekkeli ve Medineliler farklı kabilelere mensup olmakla birlikte, aynı kültüre mensup Araplardır ve hepsi de Arapça konuşmaktadırlar. Aralarında etnik problem olmadığı gibi dini ve lisani problem de yoktur. Üstelik Medineliler İslam dinini kabul ederek Hz. Peygamber’in hem Peygamber hem de devlet başkanı olmasını kabullenmiş ve buna zemin hazırlamışlardır. Dolayısıyla sıkça duyulan “Ensar, Muhacir” edebiyatının Türkiye için geçerli sayılabilecek hiçbir izahı yoktur. Çünkü ne Hz. Peygamber’in döneminde yaşıyoruz ne de gelecek olanlara devleti gönüllü olarak teslim etmek gibi bir anlayış söz konusudur. Üstelik etnik, dil ve kültür bakımından da ciddi farklılıklarımız vardır.  Aynı dinin mensubu olsak da Arap Kültürü ile Türk Kültürü bağdaşamaz. Kaldı ki gelenler yeni bir din tebliğ etmek üzere de gelmiyorlar. O halde paketlenerek kullanılan bu dini terminolojiler tamamen aldatıcıdır ve gerçeklerle hiçbir ilgisi yoktur. Şüphesiz ki Hz. Peygamber ve ashabına yapılanlar insanlık dışıdır ve o insanlık dışı olan olayları onaylamak mümkün değildir. Kaldı ki Hz. Peygamber, belirli bir mücadeleden sonra doğduğu şehri ve evini terk etmek zorunda kalmıştır. Gelenler ise hiçbir mücadelede bulunmadan kendi ülkesini terk ederek başka ülkelerde rahatlık arıyorlar.


Türkiye’ye Gelen Göçmenlerin Durumu, Araplar ve Şeriat Uygulayıcıları


2011 yılından buyana Türkiye’ gelen göçmenler arasında Suriyeliler, Iraklılar, İranlılar, Afganlılar ve diğer Asya ve Afrika ülke vatandaşları baş sırada yer almaktadırlar. İşin hukuki ve uluslararası teknik konuları bir kenara bırakılarak sosyolojik boyutuyla değerlendirince durum; Türkiye ve göçmenler açısından vahim görünüyor. Zira gelenlerin çoğu tekrar kendi ülkelerine geri dönmek amacıyla değil, Türkiye’de kalmak veya Türkiye üzerinden daha güvenli ve yaşanabilir bir ülkeye gitmeyi ve oranın vatandaşı olmayı amaçlıyorlar. Bu Türkiye açısından ciddi bir risktir. Göçmenler açısından kalıcı olmalarının gerekçesi ise ülkelerinin akılcı yönetilmekten uzaklaşması, hukuk ve demokrasinin ön gördüğü insana saygı prensibinden ayrılmış olmasıdır. Radikal dini liderlerin, din adına şeriat kurallarını uygulamak üzere yönetim sergileyecekleri, uymayanları işkence dahil pek çok cezai müeyyidelere maruz bırakılacağı endişesini taşımış olmalarıdır. Bu açıdan bakılınca yönetimi ele geçirenler “üstünlerin hukukunu” uygulamak için dini terminolojide yer alan belirsiz pek çok referansı öne sürüyorlar. Haklı olarak çocuklarıyla birlikte bu dünyada daha refahlı yaşamak istiyorlar ve ölümü de göze alarak kendi ülkelerini terk ediyorlar. Ancak bize göre bu terk ediliş biçimi problemlidir. Kendi ülkelerinde mücadele edip kazanmak yerine doğrudan doğruya “kaçmayı” seçmeleri doğru bir yaklaşım değildir. Bu “kaçış biçimini” kabullenmek mümkün olmadığı gibi hoşgörüyle yaklaşmak da doğru değildir; kendi ülkelerinde mücadele etmeden, hiçbir bedel ödemeden neden kaçıyorlar. Böyle bir kolaycılık olur mu? Bedel ödenmeden milletleşmek; vatana ve milletine bağlanmak mümkün müdür? Örnek aranıyorsa Mustafa kemal Atatürk ve Türkiye Cumhuriyeti Devletinin kuruluşudur. Atatürk’ü örnek aldığını belirten Kazakistan kurucu devlet başkanı Nursultan Nazarbayev ve Kazakistan’ın geldiği son noktadır. Atatürk gibi Başkenti Almata’dan Astana (Nursultan)’ya taşımış ve milletleşmek için çaba sarf etmiştir. Atatürk’ün kurduğu Türk Tarih Kurumu gibi Nursultan Nazarbayev, Nursultan’da, Türk Akademisini bu amaçla kurmuştur.


Kabilecilikle, mezhep ve tarikat-cemaatle güçlü devlet olunmaz; güçlü devlet için milletleşmek şarttır ve zorunludur. Kabilecilik-mezhepçilik-cemaatçilik zihniyetinden kurtulamayan hiçbir ülke, güçlü değildir. Dini referans alarak kabileciliği savunanların gözden kaçırdığı şey, Hz. Peygamber’in aynı kültüre sahip Arap Milletine Devlet başkanlığı yapmış olması ve adaleti, hiçbir kabileye üstünlük tanımadan sağlamış olmasıdır. Hz. Peygamber’in döneminde mezhep olmadığı gibi, tarikat ve cemaatler de yoktur. Hz. Peygamber, Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer’den sonra kabileciliğin ve mezhepçiliğin öne çıkmasıyla sıkıntılar yaşanmış ve İslam dünyasında, problemleri günümüze de yansıyan kanlar dökülmüştür. Arap kabileleri, İslamiyet’in getirdiği insan haklarını; üstünlerin hukukunu değil, hak edenin hak ve hukukunu esas alan o evrensel ruhu bir kenara bırakarak birbirleriyle didişmiş ve savaşmışlardır. Ayrıca Halifelik de saltanata (babadan oğula) dönüşmüştür. Bu parçalı ve milletleşme bilincinden yoksun durum, cemaat ve tarikatlarla devam etmektedir. Ülkeleri her türlü akılcılıktan uzak; Şeriatla yönetmek ise kan, göz yaşı, baskı, cinsiyet ayırımı ve adaletsizlikten başka bir şey getirmeyecektir/getirmemiştir. Şeriat, kadını “çarşafa-burka”ya dolamak mıdır? Kadını eve hapsetmek, cahil bırakmak mıdır? Hz. Peygamber’in döneminde yaşamış olanların uygulayamadıkları “şeriatı”, “Taliban”, başka bir “grup” veya “Müslüman ülke” nasıl uygulayacak. Hayalden; baskı ve göz yaşından başka bir şey değildir. Şeriatı, kim uygulayacak, nasıl uygulayacak ve kimin adına uygulayacak! Geçelim bunları!


Atatürk’ün ifade ettiği gibi devletlerin en büyük düşmanı; “siyasal düşünceye dönüşen, irtica, yobazlık ve şeriat bağnazlığıdır.” Yaşar Nuri Öztürk ise; “yobazın olmadığı her yer cennettir” diyor. “Kadın yaktınız, ozan yaktınız, köpek yaktınız, orman yaktınız; siz varken başka cehenneme gerek yoktur.”
Özetle göç, çok boyutlu ve çok karmaşık bir konudur. ABD, Kanada ve AB, Türkiye’yi “göç deposu” olarak kullanmaktadır. Bu depoda seçim yaparak, çoğu eğitimli insanları alacak gerisi Türkiye’ye kalacaktır. Kalanların çoğu eğitimsiz ve vasıfsız olarak Türkiye’nin sokaklarında 24 saat dilencilikle geçimini sağlayacak ve güvenlik problemi oluşturacaktır.


Türkiye Cumhuriyeti Devleti, öncelikle amasız ve fakatsız her türlü göçü durdurmalıdır. Suriye, Irak, İran, Afgan ve diğer ülke göçmenlerin niçin geldiklerini ciddi anlamda sorgulamalı ve ülkelerine göndermek için gerçekçi politikalar üretmelidir. Dönem, “Ensar-Muhacir” dönemi değildir. İstismara gerek yoktur.  

  

 

*Yazarımıza görüş ve önerilerinizi mkcerrah@sakarya.edu.tr eposta adresi aracılığıyla gönderebilirsiniz.

Bookmark and Share Arkadaşına Gönder Arkadaşına Gönder Yazdır  
     

   
 
B&G Copyright © 2021 Tüm hakları saklıdır ve tüm içeriğine ait lisans ve telif hakları T.C yasalarınca korunmaktadır. İzinsiz kopylanması veya yayınlanması yasaktır.Web sitemizde yer alan her türlü yazı, makale şiir vb. eserlerden, eser sahibi sorumludur. Sakarya Aydınlar Ocağı'nın resmi görüşü olarak değerlendirilemez.