Ana Sayfa İletişim
Faydalı Linkler
















Emrah BEKÇİ
(Yazar-Yönetmen)

30.11.2019  

İSLAM VE TÜRKÇE

Ülkemizde siyasi hesaplaşmalar ve seçimler gündeme geldiği vakit, yakın tarihimizin mahzeninde soğutulmuş olan ‘Türkçe İbadet’ konusu tekrardan ısıtılarak kamuoyuna servis edilir.
Türkçe ibadet teklifi ve uygulamaya çalışılması bir hata mıdır?
Neden yapılmıştır?
Hedefleri nelerdir?
Bu konuda sayfalar dolusu yazı kaleme alına bilir. Konunun siyasi zemine malzeme edilmesi, konu üzerinden şirin görünmek, siyasi alanda faaliyet gösteren parti ve partileri destekleyen cemaatlerin varlıklarını sürdürmede ellerini sağlam hale getirmektedir.
Türkiye kanun önünde ‘Laik’ bir devlet görünse de uygulamada ve gerçekte laiklikten söz etmek aklen mümkün değildir. Malumunuz ‘’Laiklik’’ kabaca din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması, din işlerinin devlet tarafından etki altında tutulmaması, din işlerini yönetenlerin ise faaliyetlerinde devletten bağımsız olması demektir. Ama ülkemizde dini kurumların maaşlarını faaliyetlerini devletimiz yürütmektedir.
Dergimiz Kamu-Türk’ün bu sayısında, her defasında kaşınan ve bir utanç meselesi olarak siyasi zümrenin ağzında her fırsatta çiğnediği ‘’Türkçe İbadet’ konusunun tarihsel serüvenini sizlere aktarmaya gayret edeceğim. Bu konuyu ele alma amacım, taraf olmaktan ziyade ‘gerçeğin yanında taraf olup’, konuyu okuyucularımızın vicdanına tevdi etmektir.
Ülkemizde 1932-1950 yılları arası ezanın Türkçe okutulması uygulaması vukuu bulmuştur.

Ancak Türkçe ezan ve İslam’ın Türkçe yorumlanması Cumhuriyetle birlikte ortaya çıkmış bir konu olmayıp, bu uygulamaya ait düşüncenin kökenlerini yakın tarihimizde, Tanzimat ve Meşrutiyet (1839 / 1877-78 / 1908) dönemlerinde yaşanan dinin millileştirilmesi ve ibadet dilinin Türkçeleştirilmesi tartışmalarına kadar uzandığı çok az bilinir.

Konu özellikle Ali Suavi ve Ziya Gökalp tarafından dile getirilmiştir. Uluslaşma programındaki dil ve din bağlantısının belki de en meşhur ifadesini Ziya Gökalp'in 1918 yılında Yeni Hayat Dergisinde yayınlanan Vatan adlı şiirinde bulmak mümkündür:

Bir ülke ki, camiinde Türkçe ezan okunur.
Köylü anlar manasını namazdaki duanın...
Bir ülke ki, mektebinde Türkçe Kur'an okunur.
Küçük, büyük herkes bilir buyruğunu Hüdâ'nm...
Ey Türk oğlu, işte senin orasıdır vatanın!

Ziya Gökalp ayrıca "Dinî Türkçülük, din kitaplarının ve hutbelerle vaazların Türkçe olması demektir... Kur'an-ı Kerimin ve gerek ibadet ve ayinlerden sonra okunan bütün dualarla münacatların ve hutbelerin Türkçe okunması lâzım gelir" görüşünü savunmuştur. Cumhuriyet kadroları, 'İslamiyet'in millileştirilmesine' yönelik politikalarında Ziya Gökalp'in bu düşüncelerinden oldukça etkilenmiştir.

Türkçe Kur'an ve Türkçe Hutbe konusu özellikle İkinci Meşrutiyet'ten (1908) sonra sıkça gündeme geldi, hatta İttihatçıların mollalığını yapan Mehmed Ubeydullah Efendi, Talat Paşa'dan Türkçe namaz kıldırmak için izin istedi. Talat Paşa ise şartların buna elvermediğini söyleyerek bu talebi geri çevirdi. Daha sonra deneme mahiyetinde Kur'an, önce dergilerde, sonra da kitap halinde Türkçe olarak basıldı. Günümüzde İttihatçılara atılan iftiralardan biriside, bütün felaketlerin müsebbibi oldukları savıdır. Görüldüğü üzere Mehmed Ubeydullah Efendinin (Din otoritesi) isteğini İttihattın başındaki Talat Paşa geri çevirmiştir.
Bu konuda Şeyhülislam Musa Kazım Efendi (ö. 1920) de aynı şekilde düşünür. İslâm Mecmuası’nda yayımladığı “İslâm ve Terakki III” başlıklı makalesinin hâtime kısmında şöyle der: “Şimdi ‘dîn-i İslâm mâni-i terakkidir’ diyen zevata sorarım: Bu makalemizde beyan ettiğimiz esâsât-ı mühimme dîn-i İslâm’dan başka hangi dinde vardır. Ve millet-i İslâmiyye’nin kendi atalet ve cehaletleri yüzünden uğradıkları felaketlerin esbabını o kadar ulvi olan dîn-i İslâm’da aramak muvafık-ı insaf mıdır?”
Genel İslâmî anlayış ve kavrayış da bu değişimden etkilenmiş ve XIX. yüzyılın ortalarından itibaren birçok Müslüman âlim ve mütefekkir gerek İslâm’ı anlatma biçiminin gerekse dinî ilimlerin modern dünyanın ihtiyaçlarına cevap verebilecek yeni bir ifade tarzına sahip olması gerektiği inancıyla bu yolda arayışlara koyulmuştur. Ancak söz konusu arayışlarda ortak payda zamanın ilcâatı/dayatması olmuş, dolayısıyla sosyo-politik gelişmelerin yanı sıra zihniyet dünyasına da taalluk eden şartlardaki değişiklik tayin edici bir hüviyet kazanmıştır.
Yeni Cumhuriyet, Batılılaşmayı temel ilke olarak alınca, dini düşünüş ve yaşayışta da bu ilkeye uygun değişikliklere girişti. Mustafa Kemal Atatürk, dinde yapmayı düşündüğü reform hareketlerinin ilk halkası olarak Kur'an'ı Türkçe'ye çevirmeyi kararlaştırır. O yüzden daha Cumhuriyeti bile ilan etmeden bu fikrini etrafındakilere yayar. Bu sıralarda Atatürk'ün etrafında yer alanların büyük çoğunluğu reformist anlayışa sahip kişilerdir.
Hatta bunların içinden bazıları, İslam'da reformu yeterli görmüyor; Türklerin bütünüyle densizleştirilmelerini öneriyordu. Diğer bazıları ise, Türklerin bin yıldır mensubu oldukları bu dini tamamen bırakıp Hıristiyanlaşmalarını sağlamayı açıkça teklif ediyordu. Bunlar, İslamiyet'i ilerlemenin ve modernleşmenin önündeki en büyük engel olarak görüyor; çağdaşlaşmak ve kalkınmak için mutlaka bu dinden kurtulup, ilerlemiş Batı ülkelerinin dini olan Hıristiyanlığı seçmek gerektiğini savunuyorlardı. Reşit Galip (v. 1934), Mahmut Esat Bozkurt (v. 1943), Tevfik Rüştü (v. 1972), Fethi Okyar (v. 1943), İsmet İnönü (v. 1973) gibi kişiler, bu meyanda zikredilebilecek isimlerden bazılarıdır.
Bunlardan Mahmut Esat, İslam'ın terakkiye mâni olduğunu ileri sürerek, anayasaya, "Türkiye Cumhuriyeti’nin dini Hıristiyanlıktır" maddesinin yazılmasını teklif etmiştir. Fethi Okyar ise, "Türkler İslamiyet'i kabul ettikleri için böyle geri kaldılar; İslam kaldıkları sürece de geri kalmaya devam edeceklerdir. Bunun için İslam kalmayacağız" demiştir.
Bu tartışmaya katılan İsmet İnönü, Kazım Karabekir'e (v. 1948), Müslüman kaldıkları sürece sömürgeci devletlerin, özellikle de İngilizlerin daima kendilerine karşı çıkacaklarını, sonuçta istiklallerini kaybedebileceklerini söylemiştir. Kazım Karabekir, bu tür iddialara şiddetli karşı çıkmış ve İslam'ın ilerlemeye mâni olmadığını söylemiştir. O, "biz İslam kaldıkça kalkınamayız, yıkılır gideriz" diyenlere, "asıl, İslam'dan çıkarsak yıkılır, yok olur gideriz" diyordu.


Atatürk, İslam'dan çıkıp dinsizleşmeyi veya Hıristiyanlaşmayı İleri sürenlerin görüşlerine pek İtibar etmemiş, Kur'an'ın Türkçeleştirilmesini istemiştir. O, İslam'dan çıkmayı değil, fakat İslam'ı Türkleştirerek, Arapların yaşadığından farklı, Türklere has bir din haline getirmek, başka bir ifadeyle İslam'ı "milli din" kılmak istiyordu.
Hatta Atatürk ileride bunu gerçekleştirmesi ve bu yönde bir proje hazırlaması için Reşit Galip'e görev verecektir. Projesine de "Müslümanlık: Türk'ün Milli Dini" adını verecektir.
Cumhuriyetin hemen öncesinden başlayıp, Cumhuriyetin ilk yıllarında devam eden yoğun bir Kur'an tercümesi faaliyeti vardı. Bilhassa Batıdaki milliyetçilik cereyanın etkisiyle başlayan Kur'an'ı Türkçe'ye çevirme yönündeki bu hummalı çalışmaları yapanların ne yazık ki büyük bir kısmı ehil kimseler değildi. Bu yüzden yapılan Kur'an çevirileri etrafında ciddi tartışmalar yapılıyor, hatta bazı basın organları yeni hükümeti bu işe el atmaya davet ediyordu.
İşte bunun üzerine Meclis, halkın dini mevzuları Türkçe olarak ve daha doğru bir şekilde anlamalarını sağlamak için bu işe el attı. Bu maksatla, İslam dininin temel kitabı olan Kur'an-ı Kerim ile Hz. Peygamber'in sözlerini toplamış olan ve en güvenilir hadis kitabı olarak kabul edilen Sahih-i Buhari'yi ehil kişilerce Türkçe'ye aktararak şerh ve tefsir edilmesini kararlaştırdı.
Meclis, Kur'an-ı Kerim'i Türkçe'ye çevirmek için o dönemin en ehliyetli kişilerinden biri olan ve o günlerde Mısır'da yaşayan Mehmet Akif Ersoy'u (v. 1936); Kur'an'ın tefsiri için yine alanının en önemli isimlerinden biri olan Muhammed Hamdi Yazır'ı (v. 1942) ve Sahih-i Buhari'nin tercüme ve şerhi için de yine en muteber isimlerden biri olan Ahmed Naim Efendi'yi (v. 1934) seçmişti.
Meclis bu girişimiyle temel dini referansların Türkçe'ye aktarılmış hallerinin okunmasını sağlayarak din alanında Türkçenin yaygınlaşmasını temin yönünde büyük bir adım atmayı hedeflemişti. Ancak, Göztepe camiinde, Darülfünun İlahiyat Fakültesinde ve benzeri yerlerde namazda Kur'an'ın Türkçe tercümesini okuma yönünde meydana gelen gelişmeleri haber alan Akif, kendi yaptığı tercümenin bu maksatla kullanılacağından endişe duyacaktır. Bu yüzden, büyük önem verdiği, üzerinde hassasiyetle durduğu tercümesinin, daha önce yapıp, Diyanet İşleri Riyasetine teslim ettiği kısımlarını, esaslı düzeltmeler yapacağı bahanesiyle geri isteyecek, yazılar eline geçince de Diyanet Riyasetiyle yaptığı mukaveleyi feshedecek ve avans olarak aldığı bin lirayı Hamdi Efendi'ye gönderecektir.


Akif’in bu şekilde tercümeden vazgeçmesi üzerine, tercüme işi de tefsir görevi verilen Muhammed Hamdi Yazır'a tevdi edilir. Hamdi Yazır uzun süren çalışmalar sonunda hem tercümeyi hem de tefsiri tamamlar ve ‘’Hak Dini Kur'an Dili Yeni Mealli Türkçe Tefsir’’ adıyla 1935 yılında bastırır.

Atatürk'ün 30 Kasım 1929'da Vossische Zeitung muhabirine verdiği şu demeç, bu düşünceyi pekiştirmesi bakımından önemlidir: "Ahiren Kur'an'ın tercüme edilmesini emrettim. Bu da ilk defa Türkçe'ye tercüme ediliyor. Hz. Muhammed'in hayatına ait bir kitabın [Sahih-i Buharî'nin] tercüme edilmesi için de emir verdim. Halk, tekerrür etmekte bulunan bir şey mevcut olduğunu ve din ricalinin derdinin, ancak kendi karınlarını doyurup, başka bir işleri olmadığını bilsinler." Demiştir.
Atatürk’ün bu demecindeki büyük görüş çok önemlidir. Hem günümüz hem de gelecek nesillerin kulağına küpe olmalıdır. Bir insanın inandığı değerleri bilmesi gerekmektedir. Çok hassas bir konu olan inanç hususundaki bilgileri kendi gözüyle ve aklıyla idrak edip, başkasının yönlendirmesine ihtiyaç duymadan; hatta bu uğurda kendisine rant ve çevre oluşturan kesimlere imkân vermeden halletmesinin yolunu aramıştır.
Tarihimizden bir örnek verecek olur isek, geçmişimizin o şaşaalı dönemlerine imza atan alimlerin İslamla nasıl tanıştıklarının bir izahatını ise şöyle yapa biliriz.
Türklerin İslamiyet’i kabul etmeleriyle birlikte, yeni bir inanç sistemi benimsenmiş ve bu yeni inanç sistemi büyük bir kültür değişimini de beraberinde getirmiştir. İslamiyet’ten önce Türk kavimleri arasında yaygın olan Şamanist inanışlar, Budizm; Maniheizm, daha sınırlı bir yayılma alanına sahip Hristiyanlık vb. din ve inanışların yerini Müslümanlık almış, doğal olarak da eski inanışlara ait kavramların yerini İslami kavramlar almıştır.
Toplum yaşamına giren bu yeni kavramları karşılamak için de yeni bir terminoloji ortaya çıkmıştır. Karahanlı dönemi, Türklerin bu inanç değişimini yaşadıkları ilk dönemdir. İslami kültür içerisinde yazılmış ilk Türkçe eserler de bu dönemden kalmadır.
Kuran tercümelerini bir yana bırakırsak bu dönemde yazılmış Divânü Lügâti’t-Türk, Kutadgu Bilig ve Atebetü’l- Hakayık olmak üzere üç önemli eser günümüze gelmiştir. Bu üç eserde yer alan inanca ilişkin terimler, İslamiyet’le birlikte toplum yaşamına giren yeni kavramların ne tür sözcüklerle karşılandığı, toplumun bu kavramları algılayış biçimi ve eski inanışlara ilişkin kavramların yeri konusunda belirli bir ölçüde fikir verici niteliktedir.
Bilindiği gibi inanca ilişkin terimlerin kullanımı, söz konusu metinlerin konularıyla da doğrudan ilgilidir. Dolayısıyla Karahanlı dönemine ait bu üç eserin konusu, bu metinlerde geçen dini terimler açısından önem taşır. Bunlardan Divânü Lügâti’t-Türk, bir sözlük ve dilbilgisi eseri olmasının yanı sıra tüm Türk dünyasının genel bir tanıtımını da amaçladığı için ansiklopedik nitelikte bir eserdir. Dolayısıyla bu eserde geçen dini terimler, söz konusu kavramların toplumdaki genel işlevleri oranında yer bulmuştur.


Türk Milleti inancını kendi dili ile öğrendiği-öğretildiği vakit muasır medeniyet seviyesi üzerinde bulunan uygarlık maverasına doğru hızla yol alacaktır. İslam’ın yeni kuşaklara detaylı öğretilmesi ve ibadetin ruhen öğrenicinin kalbine nüfus etmesi, geleceğimizi oluşturacak olan nesillerimize vereceğimiz en büyük faydadır.
Bir ülke düşünün ki inancını anlamadığı-okuyamadığı bir lisanla icra ediyor. Bu hal, vahim bir gidişatın detayla çizilmiş resminden başkaca bir şey değildir. Çözüm olarak; geleneksel olarak ibadetin ana hatları korunup, başta Kur’an’ı Kerim olmak üzere dini konuda gelecek kuşaklarımızın hafızasına anladıkları lisanda ve iletişimde İslam’ın büyüklüğünü sevdirerek aşılamalıyız.
Bütün bunları yaparken, partizanlığı ve siyaseti bir tarafa bırakıp; 15 Temmuz’da olduğu gibi İslam adına cemaatleşen-cemaatleşecek her zındık güruhu da genç zihinlerden ve ruhlardan uzak tutmalıyız. ‘’Devlet-i Ebed Müdded’’ ilkesinde yürümenin en büyük reçetesi; kullandığımız zehir dahi olsa, anladığımız dilde okuyup, anladığımız kültür ve törede tüketmemizdir. Aksi halde zehirin menşeini bilmediğimiz için, tedavi için pan-zehir yapma imkânı bulamayız.
Tüm okurlarımıza Sevgi Saygılarımı İletirim.


Ziya Gökalp, Türkçülüğün Esasları, MEB Yayınlan, İstanbul, 1990, s. 176-177.

Ali Dikiçi, İbadet Dilinin Türkçeleştirilmesi Bağlamında Türkçe Ezan.

Şeyhülİslâm Musa Kazım, “İslâm ve Terakki III”, İslâm Mecmuası, yıl: 1, sayı: 3 (14 Rebîülâhir 1332-27 Şubat 1229), s. 77.

Daha geniş bir değerlendirme için bkz. Suat Mertoğlu, Osmanlı’da İkinci Meşrutiyet Sonrası Modern Tefsir Anlayışı (Sırat-ı Müstakim/Sebilürreşad Dergisi Örneği: 1908- 1914), (yayımlanmamış doktora tezi), (İstanbul: 2001), s. 1-2.

Türklerde Anadilde İbadet Meselesi-Cumhuriyet Dönemi, İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi Sayı; 15, Yıl; 200, s.73-74.

Kazım Karabekir, Paşaların Kavgası Alaliirk-Karabekir, (Yay. Haz. İsmet Bozdağ), İstanbul 1991, 145; Uğur Mumcu, Kazım Karabekir Anlatıyor, Tekin yay., İstanbul 1990, 86-87.

Karabekir, a.g.e., 146; Mumcu, a.g.e., 86-87.

Karabekir, a.g.e., 165-166.

Karabekir, a.g.e., 145-147.

Reşit Galip'in hazırladığı bu proje, onun yakın arkadaşı Münir Hayri Egeli tarafından kayda geçirilerek kamuoyuna sunulmuştur.

Bkz. Eşref Edip, Mehmed Akif Hayan Eseleri ve Yetmiş Muharririn Yazıları, İst. 1962,1/188¬ 193; Mahir İz, Yılların İzi, Kitbevi, İstanbul 1990, 145; M. Ertuğrul Dilzdağ, Mehmed Akif Hakkında Araştırmalar II, İFAV yay., İstanbul 1989, 64; Hidayet Aydar, "Mehemd Akif ve Kur'an-ı Kerim Tercümesi", İlmi Dergi Diyanet, cilt 32, says 1 (Ocak-Şubat-Mart 1996), 48¬ 49.

Atatürk'ün Söylev ve Demeçleri (1918-1937), 111/124-125, TTK, 4. bas., Ankara, 1989, s. 85.

Zafer Önler, Karahanlı Dönemi Metinlerinde İnançla İlgili Türkçe Terimler, U.Ü. FEN-EDEBİYAT FAKÜLTESİ SOSYAL BİLİMLER DERGİSİ Yıl: 10, Sayı: 16, 2009/1.

Türkiye Kamu-Sen Genel Merkezi Yayın Organı ''Kamu-Türk Dergisi'' 2019 Mart Sayısı.

 

 

 

  

     

*Yazarımıza görüş ve önerilerinizi bekciemrah@gmail.com e-posta adresi aracılığıyla gönderebilirsiniz.

Bookmark and Share Arkadaşına Gönder Arkadaşına Gönder Yazdır  

 

 
B&G Copyright © 2019 Tüm hakları saklıdır ve tüm içeriğine ait lisans ve telif hakları T.C yasalarınca korunmaktadır. İzinsiz kopyalanması veya yayınlanması yasaktır.Web sitemizde yer alan her türlü yazı, makale şiir vb. eserlerden, eser sahibi sorumludur. Sakarya Aydınlar Ocağı'nın resmi görüşü olarak değerlendirilemez.