Ana Sayfa İletişim
Faydalı Linkler
















Prof. Dr. Hasan ONAT

(Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi, İslam Mezhepleri Tarihi Ana Bilim Dalı Başkanı)

01.05.2019  

Küresel Şiddet ve Teröre Köklü Çözüm:3                      

V


Yüksek güven kültürü yaratabilmek, öncelikle ilkeli olmayı başarmak demektir; çünkü ilke olmadan güven olmaz. Kur’an, ilkeleri olan, ilkeleriyle yaşayan insan tipini gerçekleştirmek istemektedir. İlkeler insanı ilkellikten kurtarabilir. Bazen, bize çok basit gibi gelen ilkeler, hayat kaynağı olabilir. Güven kültürünün oluşabilmesi, insanın varlık yapısına uygun birtakım ilkelerin varlığına ve bunların insanlar tarafından benimsenip içselleştirilmesine bağlıdır.

İnsan, sosyal bir varlıktır. Ne derler, “komşu, komşunun külüne muhtaçtır”. Sosyal hayatın sağlıklı yürüyebilmesi için, yüksek güven kültürünün üretilmesi gerekmektedir. Yüksek güven kültürü, insanların birbirlerine olan güvenlerini zedeleyecek birtakım davranışlardan kaçınmakla, sorumluluk bilinciyle hareket etmekle, karşılıklı hak ve hukuka riayetle, sevgi, saygı ve hoşgörüyle gerçekleşebilir. Yüksek güven kültürü, bir arada yaşama bilincine bağlı olarak ortaya çıkar. Kur’an, “Ey inananlar! Birbirinize belirli bir süre için borçlandığınız zaman onu yazınız” buyurmakta; arkasından da şahit tutulması istemekte ve yazma işini tekrar şöyle teyit etmektedir: “Borç büyük veya küçük olsun, onu süresiyle beraber yazmaya üşenmeyin; bu Allah katında en doğru, şahitlik için en sağlam ve şüphelenmenizden en uzak olandır”. (Bakara, 282). İnsan, nisyân ile malüldür; unutabilir; yanlış hatırlayabilir. Bu basit durum, ciddi olarak karşılıklı güvenin zedelenmesine sebep olabilir. Çünkü, yazılı belge olmayınca, her iki tarafın da içtenlikle ikna olması, her zaman mümkün değildir.

Kur’an’dan aldığımız bu örnek, bizlere, güvenin sağlam bilgi temeli üzerine kurulabileceğini göstermektedir. Bu demektir ki, yüksek güven kültürü, ancak hayatın bütün alanlarında sağlam, tutarlı ve doğru olan bilginin etkin olması ile mümkündür. Bilgisizlik ve cehalet, güvensizliğin en önemli kaynakları arasındadır. Dinden kaynaklanan şiddet ve terörün, din konusundaki bilgisizlikten, cehaletten kaynaklandığını söylemeye gerek bile yoktur. İslam gibi insanlara hayat vermek için var olan bir dinin şiddet ve terörü bir şekilde beslemesi, ancak din alanındaki cehaletle izah edilebilir. Çünkü, İslam’ın kelime anlamı bile barış, güven demektir. İslam, insanların “bilmedikleri şeyin arkasına gitmemeleri” gerektiğini açıkça ifade eden bir dindir. Müslüman insan, bilerek inanır, bilerek yaşar. Doğru bilgi, her zaman insanlara güven verir...

Öte yandan, insanlar arası ilişkilerin sağlıklı olabilmesi için, güveni zedeleyecek her şeyden uzak durmak gerekir. Gelecekle ilgili herhangi bir konuda, iki taraf bir görüş birliğine varmış ise, mutlaka bunun da yazıya geçmesinde fayda vardır. Bazen çıkarlar, ayrıntıları unutturabilir. Bu da güvenin en büyük düşmanıdır. Kısaca, işi sağlama almak lazımdır. Hz. Peygamber’in “deveni sağlam kazığa bağla, ondan sonra tevekkül et” sözü önemli bir uyarıdır.

Güven oluşturmak, çok zordur; emek ve özveri ister. Ancak, güvenin yitirilmesi çok kolaydır. Bu güven öyle bir şey ki, bir kez zedelendiği zaman, bir daha eski haline asla gelemez. Tıpkı kristal bir vazo gibi... Kırılmaya görsün, onu bir daha eski haline asla getiremezsiniz.

Kur’an, bizleri ilkeli olmaya davet ediyor. Şu örnek üzerinde biraz düşünelim: Bakara suresi 189. ayet: “..Evlere arkalarından girmeniz iyi değildir; iyi kimse kötülükten sakınan kimsedir. Evlere kapılarından girin; Allah’tan sakının ki muradınıza eresiniz”. Ev, insanın kendisini güven içinde hissedebileceği bir yerdir. Hiçbir şey bu güven ortamını bozmamalıdır. Bunun için gerekli olan ilke, herkesin anlayabileceği kadar basittir: Evlere kapılarından girmek.

İlkeli olmak, aşırılıklardan uzak durmaktır. “Sizinle savaşanlarla Allah yolunda savaşın, aşırı gitmeyin; doğrusu Allah aşırı gidenleri sevmez”. (Bakara, 190). İlkeli insan, bu ilkelerini savaşta bile korumak zorundadır.

Gerçek güven, Allah’ın varlığına inanmakla birlikte oluşan güvendir. “Ey Muhammed! Kullarım sana beni sorarlarsa, bilsinler ki Ben şüphesiz onlara yakınım. Benden isteyenin, dua ettiğinde duasını kabul ederim. Artık onlar da davetimi kabul edip Bana inansınlar ki doğru yolda yürüyenlerden olsunlar”. (Bakara, 186)

Toplumsal hayat, toplumun bütün bireyleri, asgari düzeyde ihtiyaçlarını karşılayabilecek durumda olduğu zaman, sağlıklı bir şekilde yürüyebilir; insanlar da kendilerini güvende hissederek yaşamlarını özgürce sürdürebilirler. Elbette her toplumda, ihtiyacı olmadığı halde hırsızlık yapan, huzursuzluk kaynağı olan insanlar olabilir. Önemli olan, normal insanı, zorunlu ihtiyaçlarını karşılayabilmek için, birtakım olumsuzluklara zorlayacak durumları ortadan kaldırmaktır. Bunun için de, ekonomik durumu iyi olanların, ekonomik durumu iyi olmayanlara yardım etmesi gerekmektedir. Yüce Allah yardımlaşmayı şöyle teşvik etmektedir: “Mallarını Allah yolunda sarf edenlerin durumu, her başağında yüz tane olmak üzere yedi başak veren tânenin durumu gibidir. Allah dilediğine kat kat verir. Allah’ın lûtfu geniştir. O her şeyi bilendir”. (Bakara, 261). Yaptığımız iyiliği bir buğday tanesi gibi düşünelim. Bu buğday tanesi, her birisinde 100 tane bulunan yedi başak veriyor. Bu demektir ki, bizim iyiliğimizin karşılığı 700 kat olmaktadır. Ancak, bu ödüle layık olabilmek için, karşı tarafı incitmemek gerekir. İnsanoğlu, tuhaftır. Bazen, kaşıkla verip, sapıyla göz çıkarmaktan hoşlanır. Belki, yapılan iyiliğin bilinmesini, takdir edilmesini beklemek masum bir arzudur. Ancak, karşı tarafı minnet altına bırakma noktasına gelince, iyilik, iyilik olmaktan çıkmakta; bir tür eziyete dönüşmektedir. Başkalarına yapılan iyiliğin, işe yaraması, toplumsal hayata kalite kazandırabilmesi için, sırf Allah rızası için yapılmış olması gerekmektedir. “Mallarını Allah yolunda sarf edip, sonra sarf ettikleri şeyin ardından başa kakmayan ve ezâ etmeyenlerin ecirleri Rablerinin katındadır. Onlara korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir. Güzel bir söz ve bağışlama, peşinden eza gelen bir sadakadan daha iyidir. Allah müstağnidir. Halim’dir”. (Bakara, 262-3).

İhtiyaç sahiplerine götürülecek her türlü yardım, onların onurlarını zedelemeksizin yapılmalıdır. Karşıdaki kimseleri minnet altında bırakmak için yapılacak yardımın fazla bir anlamı olmayacaktır. Mü’min insan, sadaka verirken bile ilkeli olmak durumundadır. “Sadakaları açıkça verirseniz ne güzel! Eğer onları yoksullara gizlice verirseniz sizin için daha iyidir. Allah onları kötülüklerinizden bir kısmına karşılık tutar. Allah işlediklerinizden haberdardır”. (Bakara, 271). Yardımın açıkça yapılması, belki de başkalarını da yardım etmeye teşvik amacı taşıyabilir. Ancak, sağ elin verdiğini sol el duymazsa, bu iş gerçek amacına ulaşmış olur. Eskiden bazı camilerde “sadaka taşı” adı verilen, içi oyuk bir taş bulunurmuş. Maddi durumu iyi olanlar, buraya para bırakırlarmış. İhtiyaç sahipleri de el ayak çekildikten sonra gelir, ihtiyaçları kadarını alır giderlermiş. Bu iyi düşünülmüş bir uygulama olmalı...Yardımın gizlice yapılması, toplumda, yüksek güven kültürünün yaratılabilmesi açısından büyük önem taşımaktadır.

Yardıma muhtaç kimselere yapılan iyilikler, eğer gerçekten iyilik amacıyla, hiçbir karşılık beklemeksizin yapılırsa, toplumda güven kültürün oluşmasına ciddi olarak katkı sağlayabilir. Bunun için de, kendimizi yardım edeceğimiz kimsenin yerine koymamız (empati yapmak) ve “kendi alamayacağımız” şeyi başkalarına vermememiz gerekmektedir. (Bakara, 267). Daha da ötesi, Al-i İmran suresinin 92. ayetinde dile getirilmektedir: “Sevdiğiniz şeylerden sarfe etmedikçe iyiliğe erişemezsiniz. Her ne sarf ederseniz, şüphesiz Allah onu bilir”. Aslında, başkalarına yardım etmek, bizim “kalplerimizin sağlamlaşması” anlamına gelmektedir. Bu bir anlamda, kendi kendimize yardım etmektir. Malın- mülkün esiri olmamak; onların araç olduğunu; hatta bize bir tür emanet olduğunu bilmek, insanın özgür olmasını sağlar. Araç değerleri, amaç haline getirenler, onların ağırlığı altında ezilirler. İnsan, yerli yerince harcamak için kazanır.

“Allah’ın rızasını kazanmak ve kalblerini sağlamlaştırmak için mallarını sarf edenlerin durumu, yüksekçe bir tepede bulunan, bol yağmur aldığında yemişlerini iki kat veren, bol yağmur yağmasa bile çisentisi düşen bir bahçenin durumu gibidir. Allah işlediklerinizi görür”. (Bakara, 265).

İlk bakışta, başkalarına yardım eden insanın, hiçbir kazancı olmadığı akla gelmektedir. Gerçekten de, siz malınızın bir kısmını, belki de hiç tanımadığınız insanlarla paylaşıyorsunuz; sizin malınız eksiliyor. Bunun size ne faydası olacaktır? Biraz düşündüğümüz zaman, sorunun cevabını kolayca bulabiliyoruz. Şöyle ki, elinizde ihtiyacınızdan fazla olan bir şeyler var ki, onu başka insanlarla paylayabiliyorsunuz. Malın, mülkün, amaç olmadığını, insan için araç niteliği olduğunu derinden anlama imkanı bulabiliyorsunuz. Onların anlamını sorgulama şansı yakalıyorsunuz. Bunlar az şey değildir... Kendinize güveniniz geliyor; güveni yaşayarak başkalarının da güvenle tanışmasını sağlıyorsunuz. “Bence yaşamdaki en büyük ve en doyurucu şey, kişinin kendisinin ötesinde bir anlam. Yalnızca sizin için var olan bir amaç kısa sürede yok olur”.( Charles Handy).

Toplumda güven kültürünün etkin ve kalıcı olabilmesi için, öfkenin, kinin, nefretin kaynaklarının kurutulmuş olması gerekmektedir. Bunun en kestirme yolu, her insanın hayatta kalmasını sağlayacak en temel gereksinimlerinin bir şekilde karşılanmış olmasından geçmektedir. Bu arada, bazı kesimlerin de özel korunmaya alınması lazımdır. Mesela “yetimler” bunların başında gelmektedir. Kur’an, “yetimler” konusuna özel olarak dikkat çekmekte ve şöyle demektedir: “Yetimlerin mallarını haksız yere yiyenler, karınlarına ancak ateş tıkınmış olurlar, zaten onlar çılgın aleve atılacaklardır”. (Nisâ, 10).

Toplumun çekirdeğini aile oluşturur. Sağlıklı bir toplum ancak sağlıklı ailelerle mümkün olabilir. İnsan, insanı insan yapan temel değerlerle ilk önce aile içinde tanışır; sevgi, saygı ve güveni aile içinde yaşayarak öğrenir.

Daha önce de ifade etmeye çalıştığımız gibi her insan, -erkek olsun, kadın olsun- her haliyle, her şeyiyle tek ve özgün bir varlıktır. Her insan, tek başına inanır. Her insan, kendi günahını çeker. Herkes, zerre kadar iyilik ya da kötülük yapmışsa onun karşılığını görecektir. Her insan, hak ettiği zaman cennete gidecektir. Kısaca ifade edecek olursak, İslam bireyi esas alan bir dindir; iman bireysel, kurtuluş bireyseldir. “Erkek veya kadın, mü’min olarak, kim yararlı işler işlerse, işte onlar cennete girerler, kendilerine zerre kadar zulmedilmez” (Nisâ, 124). Durum böyle olmasına rağmen, bir başka gerçek daha vardır: Her insan –erkek, ya da kadın- tek başına, bir yönüyle eksik bir varlıktır. İnsanın kendini gerçekleştirme serüveni; ya da iyiyi, güzeli, doğruyu gerçekleştirme sınavı, kadın-erkek bütünlüğünün sağlanması yoluyla daha kolay başarılabilecek gibi görünmektedir. İşte, eşler arasında oluşan, Allah’ın varlığının belgesi olan “sevgi ve rahmet” (Rum, 21) üzerine kurulan evlilik, iki özgün bireyin, yine kendileri kalarak, işbirliği, güç birliği yaparak, hayatı paylaşmalarını ve mutluluğu yakalamalarını sağlayan bir kurumdur.

Evliliğin sağlıklı bir şekilde sürdürülebilmesi, her şeyden önce, eşlerin birbirlerine güvenmesine bağlıdır. Eşler arasında oluşacak “sevgi ve rahmet” bu güvenin temelini oluşturur. Ancak, insan gerçeği göz önüne alındığında, güvenin sürdürülebilmesi, yüksek güven kültürünün yaratılabilmesi için, karşılıklı hak ve sorumlulukların yasal güvence altına alınmasına ihtiyaç vardır. İşte “nikah”, karşılıklı zaaflardan kaynaklanması muhtemel, güven zedeleyici keyfiliklerin, evliliğe zarar vermesini önlemeye yönelik bir hukuksal güvencedir. Hukuk açısından anlamı ve önemi olmayan nikaha, nikah demek mümkün değildir.

Kur’an’da, Hucurat suresinin 13. ayetinde şöyle buyrulmaktadır: “Ey İnsanlar! Biz sizleri bir erkekle bir kadından yarattık. Sizi milletler ve kabileler haline koyduk ki birbirinizi kolayca tanıyasınız. Şüphesiz Allah katında en değerliniz, Allah’a en çok saygı duyanınızdır”. Bu ayet, insanın kadın ve erkekten meydana geldiğini, yaratılış olarak birinin diğerinden herhangi bir üstünlüğünün olmadığını açıkça ortaya koymaktadır. Bu gerçeğe, Bakara suresinin 187. ayetinde, farklı bir açıdan dikkat çekilmekte ve “Kadınların erkekler için, erkeklerin de kadınlar için örtü” olduğundan söz etmektedir (Bakara, 187). Aile, insan neslinin sağlıklı bir şekilde devamını sağlamaktadır. Yüksek güven kültürünün tohumları aile içinde atılmakta ve yine öncelikle aile ortamında yeşermektedir.

Yüksek güven kültürü yaratmayı başarabilen toplumlar, yeni bir uygarlık için gerekli olan ortamı bir ölçüde sağlamış olurlar. Böyle bir ortamda, dinsel şiddetten söz etmek mümkün olabilir mi? Kaldı ki İslam dini, “dinde zorlama olamayacağını“ asırlar önce açıkça ilan etmiştir. İnsanın insanlığını gerçekleştirebilmesi için, öncelikle can ve mal güvenliğine ihtiyaç vardır. Güvenli bir ortam olmadan, iyinin, güzelin ve doğrunun yakalanabileceğini düşünmek mümkün olmaz. İslâm dini, getirmiş olduğu bireysel ve toplumsal önerileriyle, insanın saygınlığına uygun, adaletin sağlandığı güvenli bir ortamın teminini esas almıştır. Bu ortam sağlanırken, toplumun daha ileriye götürülmesi gibi bir amaç olsa bile, şiddetten ve terörden yardım bekleme, kesinlikle söz konusu değildir. Hiç bir insan, ne Müslüman olması için, ne de İslâm'ı yaşaması için zorlanabilir. "Dinde zorlama yoktur; artık hak ile bâtıl ayrılmıştır. Putları inkar edip Allah'a inanan kimse, kopmak bilmeyen sağlam bir kulpa sarılmıştır. Allah işitendir, bilendir" (Bakara, 256) âyetinde vurgulanan, "dinde zorlama yoktur" hükmü, insanın olduğu her yerde geçerlidir. Bir kimseyi, baskıyla, şiddet kullanarak Müslüman olmaya zorlamak ne kadar akla ve vahye aykırı ise, aynı şekilde, namaz kılmak, oruç tutmak gibi konularda zorlamak da akla ve vahye aykırıdır. Müslüman , bilerek ve isteyerek ibadetleri yerine getirir.

Hz.Peygamber'in hayatını incelediğimiz zaman, ne Müslümanlar açısından kelimenin tam anlamıyla zulüm ve işkence dönemi olan Mekke devrinde, ne de Müslümanlarının yıldızının parladığı Medine döneminde, şiddet ve terörün yeri olduğunu görürüz. Hz. Peygamber, güç koşullarda da, uygun ortamlarda da, "insanın doğal saygınlığını" zedeleyecek eylemlerden, hem kendisi uzak durmuş; hem de müslümanları uzak tutmuştur. Hz.Peygamber, Uhut Savaşı sonrası, şehit düşen bazı müslümanların kulaklarının, burunlarının ve diğer bazı organlarının kesildiğini, çok sevdiği Hz.Hamza'nın ciğerlerinin söküldüğünü gördüğü zaman bile, çok üzülmesine rağmen, Müslümanların öfkeyle de olsa insan saygınlığına zarar verecek taşkınlıklar yapmamalarını istememiş, onları bu konuda hemen uyarmıştır. Hz. Peygamber, "insan"a saygının, insan olmanın gereği olduğunu her davranışıyla ortaya koymuştur.

Mekke'den Medine'ye hicret, sadece Müslümanların değil, bütün insanlığın kaderinde etkili olan önemli dönüm noktalarından birisidir. Medine'ye gelen Hz.Peygamber, hemen, Medine'nin ileri gelenlerini toplayarak, insanca yaşayabilmek için gerekli ortamı hazırlamak amacıyla bir sözleşme yapılmasını sağlamıştır. Tarihe "Medine Vesikası" olarak geçen bu sözleşme, Müslümanların olduğu bir yerde hukukun üstün tutulacağının ve adaletin sağlanacağının; şiddetin ve terörün olamayacağının, olmaması gerektiğinin bir belgesi olarak anlaşılmalıdır.

İslâm toplumlarında, toplumsal boyut taşıyan şiddet ve terörün, din anlayışında, marjinal-çarpık oluşumların ortaya çıkmasıyla birlikte kendisini gösterdiğini söylemek mümkündür. İlk defa, Haricîler adı verilen grup, sadece kendilerinin ve kendileri gibi düşünenlerin müslüman olduklarını, sadece kendi yaşadıkları bölgenin "İslâm bölgesi" (Dâru'l-İslâm), diğer insanların yaşadıkları yerlerin de "Küfür bölgesi" (Dâru'l-Küfr) olduğunu ileri sürmüşler; kendileri gibi düşünmeyenlerin, kanlarının, canlarının ve mallarının helal olduğunu, onların sorgusuz sualsiz öldürülebileceğini (isti'raz) iddia etmişlerdir. Haricilerin, kendileri gibi düşünmeyenleri, hiç tereddüt etmeden öldürdüklerine dair pek çok örnek vardır. Bunlardan birisi Abdullah b.Habbab b.Eret'tir; hamile olan hanımının gözü önünde acımasızca öldürülmüştür; daha sonra da hanımı öldürülmüştür. (Bağdadî, Mezhepler Arasındaki Farklar, çev. E.Ruhi Fığlalı, s.56,Ank.1991)

İslâm Tarihinde, vahiyle irtibatı kaybolmuş aşırı görüşlere sahip olan birtakım mezheplerin, görüşlerini yayabilmek için, şiddet ve terörü araç olarak kullandıkları bilinmektedir. Bunun en çarpıcı örneklerinden birisine, Selçuklular zamanında rastlıyoruz. Alamut kalesini bir terör üssü haline getiren Batinilerin lideri Hasan Sabbah, çeşitli yöntemler kullanarak kandırdığı gençleri afyon içirerek yalancı cennetine gönderiyor, daha sonra kendi emirlerine harfiyyen uymak şartıyla, ebediyyen bu tür cennetlerde yaşayacaklarını söylüyordu. Böylece kandırılan gençler, Hasan Sabbah'ın her emrini, hiç tereddüt etmeden yerine getiriyorlardı. Selçuklu Sultanı'nın, Hasan Sabbah'a gönderdiği bir elçinin huzurunda yapılan gösteri, bazı insanların şartlandırıldıkları zaman nasıl robot kesildiklerini göstermesi bakımından dikkat çekicidir. Hasan Sabbah'tan terör eylemlerine son vermesini isteyen Selçuklu elçisine, bir gösteriyle cevap verilir: Hasan Sabbah'ın "haydi cennete!" emri üzerine, gençler, peşpeşe kendilerini sarp kayalardan aşağıya bırakırlar... Bunun üzerine Hasan Sabbah, kendisine ölesiye itaat eden çok sayıda gencin olduğunu belirterek Selçuklu devletine meydan okur.

Bu olumsuz örnekler, insanın, insanı insan yapan yüksek evrensel değerler konusunda duyarlılığını yitirdiği zaman, kolayca şiddet ve terör bataklığına saplanabileceğini göstermektedir. İşin gerçeği, şiddetin ve terörün dini, imanı olmaz. Bu kelimenin tam anlamıyla, bulaşıcı bir hastalık gibidir. Çaresi de, yüksek güven kültürünün yaratılabildiği, sevgi, saygı, hoşgörü ve adaletin içselleştirildiği bir ortam yaratmak; şiddetin ve terörün yaşam biçimi haline dönüşmesini engellemektir. Hz. Muhammed, sağlığında, bunu gerçekleştirmeye çalışmıştır. Kendisinin peygamber olmadan önceki lakabı “el-Emin“dir. İslam‘ın öne çıkan anlamlarından birisi de, barış ve güvendir.

Yüksek güven kültürünün yaratılması, yaratıcı sevginin ortalığı sımsıcak sarmasına, insanın yaratıcı yeteneklerinin en üst düzeyde etkin kılınmasına ve insanın insanca yaşayabileceği bir ortamın oluşturulmasına imkan sağlar.

VI


İnsanın madde üzerindeki tasarruf gücü, onun bu gücü zaman zaman toplumsal alanda da kullanmasına imkan sağlamaktadır. Bir kayayı yerinden sökebilmek, bazen gereğinden fazla güç kullanmayı gerektirebilir. Böylesi durumlarda aletler insana yardımcı olur. İnsan, sabırla bazı hayvanları ehlileştirmeyi de başarabilmiştir. Bunun için de, bazen aşırı ölçüde güç kullanılmıştır. İnsanın gücünün farkında olması, bu gücün eğemenlik aracı olarak kullanılmasını kolaylaştıran bir unsur olmalıdır. Ancak, insan ilişkilerinde esas olan bilginin gücünden yararlanmayı bilmektir.

Şiddetin ve terörün esas sebeplerinden birisi, engellenme duygusudur. Engellenen insan, zayıf ise, önündeki engeli kaldırabilmek için her yolu deneyebilir.

Bir diğer sebep, insanın hırsı ve açgözlülüğüdür. Daha güçlü olma, daha çok şeye sahip olma isteği hırsa dönüştüğü zaman, akıl ve değerler devre dışı kalabilir. Şiddet ve terör, hırslarına mağlup olan gözü dönmüş aç gözlü insanın içine yuvarlandığı bir bataklıklıtr.

İnsanı hayata bağlayan en önemli öge, hayatın anlamlı bulunmasıdır. Din, insan hayatına anlam kazandırır. Bir başka ifadeyle din, insanın anlam arayışına cevap vermek vardır. Bu doğrultuda düşünüldüğü zaman, insanın kendisinin bizatihi bir değer olduğu, Tanrı’nın en güzel şekilde, « halife » olarak yaratttığı seçkin bir varlık olduğu açıkça görülebilir. Bu sebepten Islam, insanın insanca yaşayabilmesinin gereği olan güvenliği, sevgiyi, barışı esas alan bir dindir. İnsan, insanlığını gerçekleştirebilmek, yaşam sınavını başarı ile tamamlayabilmek için hayatta kalmak zorundadır. Tanrı insana, potansiyel bir ömür vermiştir. Bu potansiyel zaman dilimini verimli kullanmak, ya da kullanmamak insanın elindedir. İnsana düşen, içinde bulunduğu ortamı, insanca yaşayabileceği hale getirerek, bütün gücünü hayatta kalabilmek ve iyiyi, güzeli, doğruyu gerçekleştirebilmek için kullanmaktır. Kur’an’ın « salih amel » dediği iyi işler, ancak hayatta kalarak başarılabilir. Müslüman, hayatının bütün aşamalarında onurlu bir şekilde « yaşamak » ve iyi işler yapmak için çalışır. İslam, intiharı ve intihar sayılabilecek her türlü eylemi yasaklamıştır. Kendisi ile birlikte pek çok masum insanın da ölümüne yol açan « canlı bomba » türü intihar eylemlerini, İslami açıdan meşru görebilmek hiç mümkün değildir. Öyleyse, bu tür eylemlerin arka planında yatan anlam yoksunluğunu ve önemli bir motivasyon kaynağı olan « yanlış anlam »ları iyi irdelemek gerekmektedir.

İnsan, iyiyi de, kötüyü de gerçekleştirme potansiyeline sahip olan bir varlıktır. Ancak, insan doğasının ibresi, genellikle iyi, güzel ve doğru olanı gösterir. Bu duruma, bazen sağduyu, bazen vicdan, bazen de duyarlılık adı verilebilir. Aslında, her insan, bir şekilde neyin doğru, neyin yanlış; neyin iyi, neyin kötü olduğunu fark eder. Bir yanlış yaptığımız zaman içimizden bir ses bize yaptığımızın yanlış olduğunu söyler. Ne var ki, çıkarlarımız, hırslarımız, sosyal durumumuz, makamımız, ünvanımız bu sesin duyulmasını engelleyebilir. İşte bu durumun kalıcı hale gelmesinin adı, Kur’an’ın ifadesiyle « kalbin mühürlenmesi »dir. Kalbi mühürlenen insan çelişkileri göremez. Kalbi mühürlenen insan, ölçüyü kaybetmiştir ; sınırlarını bilemez. Kalbi mühürlenen insan, hırslarına, zevk ve ihtiraslarına mağlup olan insandır. Şiddet ve terör, insanın insani duyarlılıklarını yetirmesi sonucu ortaya çıkan arızi bir durumdur. Hiçbir insan doğuştan terörist olmaz. Hiç bir insan, yaratılışı gereği şiddetten zevk almaz, şiddete maruz kaldığı zaman mutlu olmaz. Öyleyse, gücün yersiz kullanılması olan şiddet, onun daha ileri bir aşaması olan terör, öğrenilen bir şeydir. İnsanlar, hiçbir zaman durup dururken şiddet yanlısı, ya da terörist olmazlar.

İnsan, büyük ölçüde içinde yetiştiği ortama göre şekillenen bir varlıktır. Yüksek güven kültürünün yaratılamadığı sevgiden yoksun ortamlar, insanları şiddete ve teröre yatkın hale getirebilir. Sevgiyi ve saygıyı yaşayarak öğrenemeyenler, doğal olarak kini, nefreti ve şiddeti daha kolay öğrenebilirler. Yaratıcılığın engellenmesi, güvensizlik, kaybedecek hiçbir şeyi olmamak, yoksulluk şiddet ve terörün tetikleyicilerinin başında gelmektedir. İşin içinde güçlü motivasyon kaynağı olan birtakım « ödüller »de varsa, şiddet ve terör, doğal, sıradan bir olay olarak algılanabilir.

İnsanların insanca yaşayabilmeleri, yüksek güven kültürü yaratmadaki başarılarına bağlıdır. Bu ise, ancak içinde bulunulan ortamın insanı insan yapan yüksek evrensel değerlere duyarlı ; sevgi ve saygının içselleştirildiği ; dürüstlüğün, adaletin yaşam biçimi haline geldiği ; hukukun üstünlüğünün, insan hak ve özgürlüklerinin genel kabul gördüğü bir ortam olmasına bağlıdır. Şiddete ve teröre yatkın insanlar mazeret bulamadıkları zaman, tetikleyici ögeler etkinliklerini yitirirler.

Bütün canlılar gibi insanın da en temel çabası, hayatta kalabilme arzusunda düğümlenir. Yaşam tehlikeye girdiği zaman, her türlü ölçü devre dışı kalır. Her insan, her ne pahasına olursa olsun, yaşamak ister. Bu demektir ki, insanın varlığı söz konusu olunca, şiddet de, terör de, kolayca akla uygun hale getirilebilir. Öyleyse, bu bataklığı kurutabilmenin olmazsa olmaz koşulu, insanların yaşamlarının güvence altına alınmasıdır. Bir başka ifadeyle, varlıkları tehlikede olan insanlar, hayatta kalabilmek için, akla gelebilecek her yolu denerler. Öyle ki, bu tehdit, şiddet ve terörün doğal bir durum olarak değerlendirilmesine; cihat, şehitlik gibi nitelendirilmesine yol açabilir.

İslam dini, insanların en iyi şekilde insanlıklarını gerçekleştirmelerine katkı sağlamak, insanca yaşayabilmenin ortak paydasını insanlara kazandırmak için var olan bir dindir. İslam’a göre esas olan “hayat”tır. Kur’an, bir tek insanın haksız yere öldürülmesinin, bütün insanlığın öldürülmesine eşdeğer olduğuna dikkat çeker. Bunun tersi de doğrudur: Bir tek insanın hayat bulması, hayatta kalması, bütün insanlığın hayatta kalması gibidir. Müslüman insan, ancak hayatta kalabilmesi için mutlaka öldürmesi gerekiyorsa, yaşayabilmek için bir başkasını öldürebilir. Müslüman insan, savaşa ölmek, şehit olmak için değil; yaşamak için gider; ölürse şehit olur. Müslüman insan, her ne sebeple olursa olsun, hiçbir masum insanın öldürülmesini düşünemez.


  

     

*Yazarımıza görüş ve önerilerinizi onat@hasanonat.net eposta adresi aracılığıyla gönderebilirsiniz.

*Yazarımızın web sitesi http://www.hasanonat.net aracılığıyla ulaşabilirsiniz.

Bookmark and Share Arkadaşına Gönder Arkadaşına Gönder Yazdır  

 

 
B&G Copyright © 2019 Tüm hakları saklıdır ve tüm içeriğine ait lisans ve telif hakları T.C yasalarınca korunmaktadır. İzinsiz kopylanması veya yayınlanması yasaktır.Web sitemizde yer alan her türlü yazı, makale şiir vb. eserlerden, eser sahibi sorumludur. Sakarya Aydınlar Ocağı'nın resmi görüşü olarak değerlendirilemez.