Ana Sayfa İletişim
Faydalı Linkler
















Dr.Öğr.Üyesi Selçuk URAL

05.11.2019  

OSMANLININ MUKADDERAT SUYU ÖYKÜSÜ

“TUNA”   

                     

“Kişver-i kâfirden iman ehline akıp gelir,
Kıbleye tutmuş yüzünü bir Müselmandır Tuna
Habs-i kâfirden boşanmış gibi zencîrin sürür,
Şah-ı İslam’a gelür bir ehl-i îmândır Tuna”

Oğuz Türklerinden Bozokların Kayı boyundan gelen Osmanoğulları, devletlerinin kuruluş merhalesine müteakip kendilerine “i’lâ-yi kelimetullah” uğrunda fetih ve iskân alanı olarak yine kendi ifadeleriyle “Urumeli” coğrafyasını seçmişti. Tarihin kendilerini çağırdığı sesi duyan Osmanlı akıncılarının ağızlarında;


“Çadırlar toplansın tuğlar dikilsin, tehlil sadaları arşa yükselsin,
Sancak başa geçsin tekbir çekilsin, uzanalım yine Macar eline”


naraları yükseliyordu. Fî-sebîlillâh yapılacak olan “gazalar” bundan böyle Orhan Gazi’nin emri ve oğlu Süleyman Gazi’nin bizzat başında yer aldığı akıncı birlikleriyle Gelibolu üzerinden evvel Edirne’ye akabinde de geniş ve bir o kadar da bereketli topraklara yani Balkanlara yapılmıştı.   

Nitekim Osmanlıların Türk–İslam Medeniyetini üç kıtada yaşatıp adalet merkezli bir cihan devleti olmalarına vesile olan ve Türk Milletinin bekasında yeni ufuklar açan bu tarihi süreç; böyle bir amel ve itikatle Rumeli’ye geçen köklü fütüvvet anlayışıyla başlamıştı. Balkanlardaki bu başarılı fetih hareketiyle hem bölgedeki büyük rakip Bizans’ın karadan ve denizden Avrupa’yla bağlantısı kesilmiş, hem de takriben bir asır sonra gerçekleşip Hz. Zişan (SAV) efendimizin övgüsüne mazhar olunan İstanbul’un fethi hadisesinin temelleri atılmıştı. Böylelikle Osmanlı Türklerinin Süleyman Gazi ve alperenler öncülüğünde Gelibolu üzerinden Rumeli’ye geçip Tuna Nehri özelinde o coğrafyaya egemen olmaları, Mevlid şairi Süleyman Çelebinin dedesi ve Şeyh Edebali’nin oğlu (Osman Gazi’nin kayınbiraderi) Şeyh Mahmud tarafından;

“keramet gösterip halka, suya seccade salmışsın,
yakasın Rumeli’yi, dest-i tâkva ile almışsın”


şeklindeki kelâm-ı kibâr’ıyla anılmıştı.


Osmanlıların Balkanlara gelişinden evvel bölge halkları ise tabir-i caizse; köhneleşmiş, bencil, barbar ve acımasız ortaçağ Avrupa’sının ve sırf kendi menfaatleri uğruna kitleleri terhîben ölüme ve öldürmeye yönlendiren Katolik Kilisesinin pençeleri arasında inim inim inlemekteydi. Yaşadıkları topraklarda uzunca vakittir bilâmerhamet bir işgâl, talan ve sömürüye tabi tutulan Balkan topluluklarının feryâdını, Allah (C.C.), Osmanlı Türklerine duyurmuştu. Böylelikle Avrupa’nın giriş kapısı sayılan bu coğrafyada bundan böyle, temelinde insan hakları, adalet, ahlak ile iman aşkının izinde insana ulaşma anlayışının olduğu ve batılı tarihçilerin dahi üzerinde hemfikir olup “Osmanlı Barışı” (Pax Ottomana) diye andıkları yeni bir dönem başlamıştı.


Üç kıtada 623 sene hükümran olan, yirmi milyon metrekarelik toprak üzerinde Rumeli ve Anadolu Beylerbeyliğine bağlı 34 eyalet ve 377 sancakla idare edilen Osmanlı coğrafyasında, günümüzde farklı isimlerde kurulan elliye yakın devlet, millet olabilmelerini işte bu Osmanlı Barışı adıyla anılan Türk-İslam idare tarzına borçludur. Devletleri ayakta tutan sistemlerin merkezinde ise kültür, inanç ve medeniyet geleneği yer alır. Bu vesileyle medeniyetler hangi ölçüde köklüyse o oranda toprağa ve insana sahip çıkabilir. Kaldı ki Türkler kendilerini tarihte bir bütün halinde sürüp gelen bir devletin milleti olarak görüp “devlet-i ebed müddet” anlayışına sahip olduklarından, Osmanlı Türkleri de coğrafyaların gerçek manada sahibinin medeniyetler olduğunu “Türk-İslam Medeniyeti” temelli kültürleriyle gerek Balkanlara gerekse tüm cihana ispat edebilmiştir.


Nitekim “kimliği Türk, ruhu İslam olan Osmanlılar”, Balkanlar özelinde yönettikleri tüm coğrafyaları bu iman ve “kalbî-i selim” bir bakışla fethedip, “akl-ı selim” bir iradeyle yönetmiş ve “zevk-i selim” bir anlayışla da tepeden tırnağa Türk-İslam kültürünün şaheserleriyle ihya etmişlerdi.


Osmanlı Türklerinin Balkanlardaki idareleri boyunca can damarı saydıkları Tuna Nehri ise asırlar boyu batılılarca “Duna, Dunav, Danubius ve Danube” kelimeleriyle isimlendirmişti. Osmanlılarsa Balkanlar ve hatta cihan egemenliklerinin “mukadderat suyu” şeklinde andıkları nehri “Tuna” ismiyle kendilerine mâlettiler. Böylelikle Orta ve Doğu Avrupa’nın “nehrü’l-hayatı” olan Tuna Nehri üzerindeki Müslüman etkisi, Osmanlı Türklerinin Tuna ve civarını fethi sonrasında gerçekleşmişti.


Osmanlıların Balkanları fethi ise bu coğrafyanın gerçeklerine uygun şekilde büyük nehir vadileri boyunca uzanıp Tuna’ya ulaşan mühim yollara egemen olmaya çalışarak başlamıştı. Osmanlıların bu fetih siyasetinde izledikleri yollar ise “sağ, sol ve orta kol” olarak isimlendirilirdi. Tuna Nehri de bu güzergâhların sağ kolu üzerindeydi. Osmanlılar bu yol ağı sayesinde başkent İstanbul’a bağlanabilmiş ve merkez ile taşra arasındaki iletişimi de sağlayabilmişti. Sağ kol, Trakya’dan başlayarak Kırklareli’nden kuzeye doğru çıkıp, Edirne’den gelen yolla birleşip Istrancalar’ın ve Balkan Dağlarının doğal geçitlerinden geçmek suretiyle Karadeniz’e paralel olarak Tuna Nehri’ne kadar ulaşmaktaydı. Yol büyük merkezlere ulaşacak şekilde bazı yerlerde ikiye ayrılarak devam etmiş, Edirne’nin kuzeyinde birleşip Yanbolu, Karin ovası, Pravadi’ye ulaşıp, oradan tekrar ikiye ayrılarak Tırnova ve Niğbolu’ya doğru devam etmişti. Dobruca’dan Babadağ’a gelen yol, Tuna’yı geçtikten sonra yine ikiye ayrılarak biri Karadeniz sahilini takip ederek Kırım’a, diğeri de Yaş üzerinden Kuzey denizine kadar uzanmıştı.

 
Bu önemli güzergâhta yer alan Tuna Nehri, coğrafi manadaki stratejik konumuyla hem orta çağda hem yeniçağda hem de günümüzde mühim kıymete sahipti. Böylece Osmanlı fetih güzergâhının sağ kolu üzerinde yer alan Tuna, bir yandan Avrupa’yı orta noktasından Balkanlara bağlarken diğer yandan da Karadeniz üzerinden bu mıntıkadaki ülkelere ve Adriyatik ile Ege üzerinden de Akdeniz sahasına ulaştırabilmekteydi. Günümüzdeyse Volga Nehrinden sonra Avrupa’nın en uzun ve kıtadaki hacmi en büyük akarsuyu olan Tuna Almanya, Avusturya, Slovakya, Macaristan, Sırbistan, Hırvatistan, Bulgaristan, Romanya, Moldova ve Ukrayna’dan ekseriyetle bu diyarların sınır hattını oluşturarak geçer. Saydığımız ülkeler ve yer aldıkları coğrafyalar bile tek başına tahayyül edildiğinde, Osmanlıların nasıl bir imanla ve ne denli muhteşem bir başarıya imza attıkları anlaşılır. 


Osmanlı Türklerinin Gelibolu üzerinden Rumeli’ye oradan da Avrupa’nın içlerine doğru gerçekleştireceği pek çok fetih harekâtı evvelinde denizler ve nehirlerdeki hâkimiyete özen göstermesi, Tuna’nın askeri stratejideki önemini de ortaya çıkarmıştı. Zira Osmanlılar savaş öncesi hazırlık mahiyetinde ağır silahlarını, erlerini ve teçhizatlarıyla erzaklarını kadırga, şayka ve gemiler marifetiyle Tuna Nehri üzerinden sefer yapılacak bölgelere sevk ederdi. Nitekim Belgrad kuşatmasında Tuna Nehri filosundan yararlanılmış ve bu fikir sayesinde batı ittifakına Macaristan üzerinden gelebilecek ayrı bir haçlı yardımının da önü kesilmişti. Yine Tuna’ya egemen olan iktidarların bu nehrin kuzeyi ile güneyi arasındaki ticareti sağlayıp Avrupa’nın içlerinden Balkanlara ve hatta Anadolu üzerinden de Ortadoğu’ya dek uzanabilecek bir ulaşım ile ticaret güzergâhını elinde tutabilme talihi olacağından, bu hal Tuna Nehrinin ticari kıymetini de ayrıca gözler önüne sermişti. Bu iktisadi imtiyaz sayesinde Balkanların geniş ve bereketli arazilerinde üretilen tahıl, Tuna Nehri üzerinden İstanbul’a ulaştırılmıştı. Bu sayede de Tuna mıntıkası başkentin iaşe ihtiyacının karşılanması açısından değerli bir nakliyat yolu haline gelebilmişti. 


Bu haliyle Tuna Nehri tarihte pek çok devletin siyasi, iktisadi ve içtimai ilişkilerinde belirleyici bir rol üstlenmişti. Osmanlılar Tuna deltasında, 1480’lere değin süren sistemli fetihleriyle ana suyollarına yakın yerlerdeki kaleleri ele geçirmiş ve yeni kaleler inşa etmişlerdi. Henüz 14. asırdayken Tuna’nın kıymetini fark eden Osmanlılar, 150 senede nehir boyundaki kale ve şehirleri fethetmeyi başardılar. Böylelikle Osmanlı Türklerinin inançları ve azimleri sayesinde İslam toprağı olabilme şerefine nail olan Balkanlar ve bu coğrafya üzerindeki mücadele, kendisini, aslında bu haliyle Tuna Nehri ile kenarındaki bereketli ve güzel şehirler üzerinde göstermişti. Bunların yanında Osmanlı Devleti de Sultan Yıldırım Bayezid dönemi itibariyle kendisini Anadolu ve Balkan Devleti şeklinde ifade etmeye başlamış böylelikle Mora’dan Tuna’ya kadar uzanan tüm Balkanları kendi egemenlik alanı olarak görmüştü. Zira Osmanlıların Tuna ve civarına yönelik ilk akınları da yine bu dönemde gerçekleşmişti.


Bilhassa Tuna Nehri ve civarında muktedir olmak isteyen Osmanlı Türklerinin karşısına ilk olarak, bölgede birer vasal idare merkezleri sayılabilecek Sırp despotluğu, Bulgar çarlığı, Macar krallığı, Eflak ve Boğdan Voyvodalıkları gibi rakipler çıkmıştı. Bu vasal idarelerden Eflak ve Boğdan voyvodalıklarıyla Sırp despotluğu, Osmanlıların idari, siyasi ve askeri üstünlüklerine boyun eğmiş ve vergi vermekle birlikte bağlılıklarını da beyan etmişlerdi. Lakin içlerindeki Müslüman Türk düşmanlığı baki kalıp akser vakitte hortlamak üzere sineye çekilmişti.


14. asrın sonunda Silistre, Niğbolu/Yergöğü ve Vidin gibi kalelerin fethi ve Bulgaristan coğrafyasında Osmanlı egemenliğinin ihdasıyla, Aşağı Tuna bölgesinin denetimi Osmanlıların eline geçmişti. Aynı dönemde elde edilen Niğbolu zaferiyle de Tuna ve civarındaki Osmanlı üstünlüğü perçinlendi. 15. asrın ilk yarısında Tuna coğrafyasının en güçlü kalelerinden sayılan Yergöğü ile Holovnik/Turnu Kaleleri de ele geçirildi. Akabinde 1455’te Kırım Yarımadasında Cenevizlilerin elindeki Kefe limanı fethedildi. Sonraki senelerdeyse Karadeniz kıyısındaki Azak (1473) ve Anapa (1479) kalelerinde de Türk egemenliği sağlandı. 1484 yılında Kili ve Akkirman’ın fethi sonucunda da Tuna deltasının kontrolü tamamen Osmanlıların eline geçerken, Türkler açısından önem addedilen Tuna Nehri ile Karadeniz arasındaki bağlantı sağlanmış oldu.


Artık Osmanlıların Balkanlardaki rakiplerine karşı 15. asrın sonlarından itibaren genel manada bir muvaffakiyet sağladıkları söylenebilirdi. Lakin hem dönemin siyasi dengesizlikleri hem de Avrupa’daki Katolik Kilisesinin Türk düşmanlığı merkezli siyasetinin etkisinde, Haçlı zihniyetli ittifak ordularıyla Osmanlıların karşısına pek çok kez daha çıkıldı. Fakat 16. asrın ilk yarısında Cihandar Sultan Süleyman tarafından Belgrad’ın alınması (1521), Mohaç zaferiyle (1526) Macar krallığına son verilmesi, Boğdan’ın ele geçirilmesi (1538), aşağı Tuna’nın mühim liman şehri olan Eflak’a bağlı İbrail’in fethi (1539), Budin’in ele geçirilmesi (1541) ve Estergon Kalesinin de fethiyle (1543) birlikte artık Tuna üzerinden Viyana önlerine kadar bir Türk-İslam ilerlemesi sağlanmış oldu. Böylelikle Budin’den Karadeniz’e kadar uzanan Tuna Nehri havzası artık tamamen Osmanlı Türklerinin egemenliği altına alınabilmişti. 

  
Velhasıl 14-16. asırlarda Çirmen’de, Kosova’da, Niğbolu’da, Varna’da, Belgrad’da,  Budin’de, Boğdan’da, Eflak’ta birbiri ardına alınan galibiyetler Türk-İslam inancını, kültür ve medeniyetini Tuna Nehri boyunca üstün hale getirmişti. Ayrıca 17. asrın başında Balkanlardaki Osmanlı egemenliği artık Bulgaristan’dan Bosna’ya, Romanya’dan Macaristan’a, Yunanistan’dan Arnavutluk’a, Sırbistan’dan Hırvatistan’a kadar uzanmıştı.  
Asırlar boyunca Osmanlı akıncılarının başarısının temelindeki iman ile azim, Fatih ve oğlu II.Bayezid devri akıncı beylerinden Mihaloğlu Ali Beyin gazalarını tasvir eden Prizrenli Sûzi Çelebi’nin Gazavatnamesinde;


“Tuna’ya irdiler ol has erenler, gaza deryasına gavvâs edenler,
Ne can endişesi ne nan ümidi, iki alemde bir canan ümidi,
Sonı her bir vücudun çün ademdür, şehid olmak bugün demdür kademdür”


şeklinde anlatılmıştı.


“Türk’ün gönlünde nehir varsa adı Tuna, dağ varsa Balkan’dır” deyip, Rumeli coğrafyası ve insanının kalbine ulaşabilen bu şanlı fetih ve idari anlayış, Balkan diyarının bağrından çıkan şairimiz Yahya Kemal’ce de;


“Bin atlı akınlarda çocuklar gibi şendik, bin atlı o gün dev gibi bir orduyu yendik,
haykırdı ak tolgalı beylerbeyi ‘ilerle’, bir çığ gibi geçtik Tuna’dan kafilelerle”


şeklinde tasvir edilmişti.


Ayrıca Türklerin Tuna’yı kendi askeri sistemleri içinde çok kıymetli bir mertebede tuttukları da bilinirdi. Öyle ki Osmanlı akıncıları arasında rütbeleri ve terfileri belirleyen en önemli husus Tuna Nehrini geçme adediydi. Akıncı birlikleri arasında nam yapmış yiğitlere sorulan ilk sual “kaç defa geçtin Tuna’dan” olurdu. Yine Orhan Gazi’nin büyük oğlu ve Rumeli Fatihi olarak da anılan Süleyman Gazi’ye ithaf edilen bir marşta, Balkan ahalisi, bu toprakların kendilerine ecdatları tarafından armağan edildiğini;


“Şehzade Sultan Süleyman hem vezir hem şahımız,
Geçtiler Rumeli’ye sal ile arttı şanımız,
Dört yüz arslandan bu vatan kaldı bize yadigâr,
Terk edersek lanet etmez mi bize Perverdigâr”


sözleriyle ifade etmiştir.


Osmanlıların mukadderat olarak gördüğü Tuna Nehri üzerindeki egemenlikleri, 17. asrın sonundaki 1683 Viyana bozgununun ardından 1686’da Budin ve Peşte’nin de elden çıkması ve Kırım Hanlığının ilhakı sonrasında Rusların Aşağı Tuna’ya hareketlenmesiyle hızla zayıflamıştı. Böylelikle 1699 Karlofça Anlaşmasının tahribatını fırsat bilen batılı sömürgeci anlayışın başını çeken İngiltere ve Fransa da derhal kolları sıvayıp Tuna Nehri ve civarı üzerinde ticari faaliyetlerine başladılar. Bu haliyle Osmanlıların egemenlik alanı dışında kalmaya zorlanan Tuna Nehri artık uluslararası bir mıntıka vasfına geçiyordu. Nitekim Avrupa’nın öncü devletlerinin talep ve baskısıyla 1856’da toplanan Paris Kongresinde “Avrupa Tuna Komisyonu” kuruldu. 1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı sonrasında da iyice zayıflamış vaziyetteki Osmanlı siyasi otoritesine son darbe Berlin Antlaşmasıyla vuruldu. Ne yazık ki Tuna Nehri bundan böyle bir Osmanlı nehri olmaktan çıkıyordu.


Osmanlıların Tuna Nehri havzasından ve dolayısıyla da Balkanlardan çekilmek zorunda kalması hem Türk tarihi hem de bölge halklarının kaderi açısından adeta hazin bir geleceğin habercisi olmuştu. Türk-İslam Medeniyetinin üç asır boyunca kaleler, köprüler, imaretler, hanlar, medreseler, tekkeler, şifahaneler, bedestenler ve nice eserlerle nakış nakış işlediği Rumeli artık büyük bir yıkımın, acını ve kargaşanın tam ortasında kalacaktı. Nitekim Osmanlıların bölgeden çekilmeye başlamasıyla birlikte hüzünlü yıllar ve beraberinde çekilecek çileler kendini göstermeye başlamıştı bile. Onlarca senedir sulh ve kardeşlik duygularıyla büyük bir medeniyetin semasında dolaşan Balkanlar, hem insanı hem toprağı taşı hem de can suyu Tuna’sıyla artık viran bir coğrafyanın adı olmaya çok yaklaşmıştı. Türk-İslam medeniyetinin remzlerinden biri olan “hilal” artık Osmanlı şaheseri Balkan taş köprülerinin altından akan berrak suların üzerinde yansımayacaktı. Nitekim 1683’te Estergon’un Türk yurdu olmaktan çıkartılması bile kendi başına bu hüzünlü süreci anlatması bakımından mühimdi. Yaşanan bu trajedi halkın dilinden türkülerimize;


“Estergon kalesi subaşı hisar,
baykuşlar çağırır bülbüller susar,
kâfir bayrağını burcuna asar,
Akma Tuna akma ben bir dertliyim,
yar peşinde koşar kara bahtlıyım” diye geçmiştir.


Yine 1686’da da Budin’in avucumuzdan kayarken kale ve kentin yağmalanarak insanların vahşice öldürülmesinden duyulan acı;


“Sarhatlar içinde Budin’dir başı, kan ile yoğrulmuş toprağı taşı,
Çerkez Alemdar’dır şehitler başı, aldı Nemçe bizim nazlı Budin’i”


şeklindeki ifadelerle Türklerin Balkanlardan ayrılış hikâyesindeki hazin yerini almıştır. Rumeli’den hicrin hüzünlü tarihinin gönüllerde yer etmiş bir diğer örneği de hiç şüphesiz Gazi Osman Paşanın Plevne müdafaasıydı. 93 Harbinin Tuna cephesindeki Plevne mücadelesinde yenik düşen Osman Paşa ve bu savunma esnasında yaşananlar da;


“Tuna nehri akmam diyor, etrafımı yıkmam diyor,
Şanı büyük Osman Paşa, Plevne’den çıkmam diyor,
Olur mu böyle olur mu, evlat babayı vurur mu,
Sizi millet hainleri, bu dünya size kalır mı”


şeklinde türküleşerek tarihimize geçmiştir.


Tuna boylarındaki toprakları 1878’den sonra kaybeden Osmanlılar, sanki kaderin ve tarihin bir cilvesiymiş gibi 20. asırda tekrar Tuna Deltasına asker göndermişti. Tuna Osmanlı Menzil Müfettişliği adını taşıyan bu özel birlik, Birinci Cihan Harbinde Avrupa’daki Osmanlı kuvvetlerinin bir parçasıydı. Tuna Nehri 1917 yılında buğday, mısır, fasulye, un ve şeker gibi maddelerin Anadolu’ya ulaşmasında tarih boyunca yaptığı gibi Rumeli’nin zenginliğini bir kez daha Anadolu’ya taşımıştı. Tuna Osmanlı Menzil Müfettişliği sevk ve idaresinde yapılan bu operasyonlar için Bükreş, İbrail, Mecidiye, Hırsova, Dobriç ve Yerkök’te nokta ve istasyon komutanlıkları kurulmuştu. Savaş sonlarında Osmanlı Ordusu Bulgar-Makedon Cephesi’nin çökmesi sonucunda geri çekilmeye başlayınca, Mecidiye’yi Fransız ve Romen birlikleri geri almıştı. Tuna Osmanlı Menzil Müfettişliğinin askerleri Romanya-Dobruca Cephesinde yirmi binden fazla şehit vermiş ve geriye kalanlar da çoğu hasta ve sakat olarak gazi sıfatıyla Anadolu’daki diğer cephelere koşmuşlardı. Bu sebepledir ki günümüzde Romanya’da hem Bükreş’te hem de İbrail’de Türk Şehitlikleri bulunmakta, Galiçya Cephesi’nde kaybettiklerimiz Bükreş’te, Dobruca Cephesi’ndekiler de Tuna kıyısında İbrail’de ebedi istirahatgâhlarında yatmaktadırlar.


Sözümüzün nihayetinde Tuna Nehrinin doğal güzelliği, coğrafi yapısı ve stratejik konumuyla tarih boyunca etrafında birçok medeniyetin hayat bulmasına vesile olduğunu söyleyebiliriz. Böylelikle Tuna Nehri Rumeli’de içinden geçtiği kentlere, kasabalara kısacası bu coğrafya özelinde birçok medeniyete “ab-ı hayat” olmuştur. Bu özelliği sayesinde de cihan tarihi serüveninde hem batı hem de doğunun insanlarını ve kültürlerini etkilemiş hatta medeniyetlere yön verebilmiştir. Bu haliyle Tuna ve civarında gelişen tarihi hadiseler, Türkler açısından olduğu kadar batı âlemi için de gerek siyasi gerek iktisadi gerekse de içtimai manada büyük bir öneme haiz olmuştur.
Rumeli coğrafyasının Türkler tarafından fethiyle birlikte Tuna Nehri ve civarında ilk kez İslam gülleri açmaya başlamıştır. Avrupalı batı uygarlığı da bu sayede ve uzun seneler sonrasında nihayet Türk-İslam medeniyetinin Remzleri ile gerçek manada karanlıktan aydınlığa ulaşabilmiştir. Yine Tuna ve civarındaki bu Osmanlı egemenliği sayesinde, İslam coğrafyası üzerine Avrupa’dan gelebilecek haçlı zihniyetli tehditlerin bertaraf edilmesi için doğal bir savunma hattı da kurulabilmiştir. Böylelikle takva ehlinin selim kalbiyle fetih gerçekleştirip yine bu köklü medeniyetin zevk-i selim anlayışının ebedi eserleriyle Balkanları bir uçtan bir uca süsleyen Türkler, bu toprakları kısa zamanda mamur hâle getirmiş ve Rumeli’ye İslam kimliğini kazandırabilmişlerdir. Böylece asırlar boyu Balkan halkları ve bu anlayışla Rumeli’ye gelen “evlâd-ı fâtihan” hep birlikte huzur ve barış içerisinde yaşamıştır. Biz de böyle bir ahlak, iman, azim ve adalet ile yoğrulan Rumeli için;


“Avrupa kıtası bir insan olsa, Balkanlar onun kalbi olmalıdır.
Balkanlar bir kalp ise Tuna Nehri de onun can damarıdır” diyebiliriz.


Ancak Rumeli coğrafyasının kaybedilişi ve Tuna’nın tamamen Türk sınırları dışında kalışı, bölge insanının hatta taşın ve toprağın dahi nefesini kesmiş, kalbini durdurmuştur. Tuna havzasındaki topraklar Türk hâkimiyetinden çıkınca buraya ait tüm maddî, manevi ve kültürel değerler de kaybedilmiştir. Osmanlılarla birlikte bir “Müslim Nehir” hüviyeti kazanan Tuna, artık hakkınca akmaz olmuştur. Asırlardır tüm ihtişamıyla gürüldeyen Tuna’nın sesi kısılmış ve Türk’ün gözünden yaş olup akmaya başlamıştır.


“Türksüz Tuna öksüz, Tuna’sız Türk yaslı kalmıştır”.


Beş asır sonra Osmanlıların Rumeli’den çekilişi ve Tuna’nın kederi yine nehrin kendi ağzından “o kadim aşinamız Osmanlı buralardan uzaklaştı. Beş yüz seneden sonra elini eteğini bizden çekerek daracık sınırlarına doğru büzülüp gidiverdi. Amma bu eğreti ve inanılmaz bir oyuna benziyordu. Ezelde verilmiş bir ahdi bu gök kubbe içinde bozmak kimin haddi” şeklinde akıp gitmiştir.

 
Balkanlar ve Tuna’nın bu talihsizliği Arif Nihat Asya’nın kaleminden ve Türk milletinin hislerine tercüman olacak şekilde;


“Ne suyun bizimdir artık ne selin, kıyını el aldı, adalar elin,
Toprağa belenmiş kınalı gelin,
Vay benim gelinlik kınam der ağlar;  gider Mustafa Paşa’m, Tuna’m der, ağlar!
Gökte salalara çığlık karışır,  bulutları aşıp göğe erişir,
Yerde gayri kurtlar kuşlar çığrışır;
Kimi yavrum, kimi anam der, ağlar; gider Mustafa Paşa’m, Tuna’m der, ağlar”


mısralarıyla kağıda dökülmüştür.


Lakin asırlar boyunca cihanın her köşesinde, “yaradan da ötürü yaradılanın gönlüne ulaşabilmeyi” hedefleyen kadim Türk Milletini, “tarih her dönem çağırmaya devam etmektedir”. Bu çağrıyla birlikte sancaklarının gölgesinde kendisine yer bulabilen tüm insanlık için “vefalı Türkler” birgün mutlaka o coğrafyalara tekrar ulaşacaktır.


Bu vesileyle tüm bu söylediklerimizden sonra Asya’nın bağrından Avrupa’nın kalbine kadar uzanabilmeye muvaffak olan Türk Milletinin, nehirlerin sultanı addettiği Tuna ve civarını “Türk’ün Kızılelma’sı” olarak görmek doğru olacaktır. Doğu diyarından doğup batıya gelen kadim bir milleti, batıdan doğup doğuya akan Tuna Nehri tüm ihtişamıyla kucaklamış ve batı dünyasının kalbine giden yolları Türklere açmıştır. Böylelikle Türk tarihinin en mühim üç hadisesinden biri olarak görülen Rumeli’ye geçiş ve zikrettiğimiz haliyle Balkanların can suyu Tuna Nehri, Avrupa’nın göbeğinde Türk-İslam medeniyetimizin tüm nüveleriyle birlikte ortaya çıkardığı eşşis bir iman ve kültürle birlikte aynı zamanda mukadderatımızın da adeta gerçek bir tezahürüdür.


Tuna gibi aziz olmanız dileğiyle, ves’selam.

 

GÖRSEL MALZEMELER


Osmanlıların 1543 Estergon Kuşatması
Açıklama: I:\Tuna Nehri Resimler\Siege_of_Esztergom_1543.jpg

Açıklama: Tuna Nehri Tarihi Haritaları ile ilgili görsel sonucu

 


                                                   Viyana’dan D.Fölfrard’a Kadar Tuna Nehri

Belgrad Üzerinden Tuna Görüntüsü

Açıklama: I:\Tuna Nehri Resimler\Tuna (Belgrad).jpg

II.VİYANA KUŞATMASI VE ORTADA TUNA NEHRİ
Açıklama: I:\Tuna Nehri Resimler\2.-Viyana-Kuşatması.jpg

NİĞBOLU SAVAŞI VE TUNA NEHRİ

BUDİN KALESİ VE TUNA NEHRİ 1617
Açıklama: I:\Tuna Nehri Resimler\Braun_&_Hogenberg_Buda_in_the_16._century.jpg

BUDİN KALESİ VE TUNA NEHRİ GRAVÜRÜ
Açıklama: I:\Tuna Nehri Resimler\Budin_gravürü_kale.png

 

Açıklama: tuna_nehri

 

KAYNAKÇA

A.Haluk DURSUN, “Osmanlı Arşivinde Tuna Nehri Ve Kıyıları”, Türk Dünyası İncelemeleri Dergisi, 12/2, Kış 2012, ss.333-339.
Ahmet ŞİMŞİRGİL, Kayı I, TİMAŞ Yayınları, 14. Baskı, İstanbul, 2013.
Alparslan Türkeş, “Tuna” şiiri, 19 Mart 1939.
Ayşe KAYAPINAR, “Osmanlı Hâkimiyetinde Tuna Nehri ve Tuna Adaları”, Osmanlı Sosyal ve Ekonomik Tarihi Yılmaz Kurt Armağanı, C.I, Akçağ Yayınları, Ankara, 2016, ss.472-520.
Ayşe PUL, “Osmanlı Tuna Donanmasının Üstü Açık Gemileri”, Tarih Okulu Dergisi, Yıl 7, S.18, İzmir, 2014, ss.285-317.
Ethem BAYMAK, “Suzi Çelebinin Gazavatnamesinde Tuna Nehrinin Varlığı”, Prizrenli Sûzi’nin 500. Yılı (Bildiriler, Bilgiler, Belgeler), Hazırlayan Altay Suroy Recepoğlu, Türk Yazarlar Derneği Yayınları, Prizren/Kosova, 2000, ss.54-57.
Ethem BAYMAK, Türkçe’m Rumeli’nin Onur Bayrağı, Balkan Türk Şiiri Üzerine İncelemeler, Kosova, 2013.
Fernard FRAUDEL, II.Felipe Döneminde Akdeniz ve Akdeniz Dünyası, Çev.M.Ali Kılıçbay, Doğu Batı Yayınları, İstanbul, 1994.
Gabor AGOSTON, Osmanlı’da Strateji ve Askeri Güç, Çev. M.Fatih Çalışır, Timaş Yayınları, İstanbul, 2012. 
Gülderen YUSUF, “Kanuni Sultan Süleyman Döneminde Tuna ve Tuna’ya Akan Diğer Nehirlerdeki Türk Filosu ve Gemilekleri (Tersaneleri)”, X. Türk Tarih Kongresi Ankara 1986, Kongreye Sunular Bildiriler, Ankara 1993, ss.1773-1794.
Halil İnalcık, “Osmanlı Döneminde Balkanlar Tarihi Üzerine Yeni Araştırmalar”, Tarihte Güneydoğu Avrupa Balkanolojinin Dünü, Bugünü ve Sorunları, Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Yayınları, Ankara, 1999.
Halime DOĞRU, “XIII-XIX. Yüzyıllar Arasında Rumeli’de Sağ Kolun Siyasi, Sosyal, Ekonomik Görüntüsü Ve Kozluca Kazası”, Anadolu Üniversitesi Yayınları, Eskişehir, 2000.
Haluk DURSUN, Tuna Güzellemesi, Kubbealtı Neşriyat, İstanbul, 2004.
İdris BOSTAN, “Tuna Nehri Ve Batı Karadeniz’deki Osmanlı Tersaneleri Ve Bulgaristan’dan Sağlanan Mühimmat”, Balkanlarda İslam Medeniyeti Milletlerarası Sempozyumu Tebliğleri, Sofya, 2000, İstanbul, 2002, ss. 261-265.
İlhan EKİNCİ, Tuna Komisyonu ve Tuna’da Ticaret (1856-1883), Samsun Ondokuz Mayıs Üniversitesi, Basılmamış Doktora Tezi, Samsun, 1998.
İskender MUZBEĞ, “Prizrenli Sûzi Çelebinin Duyarlılığı”, Prizrenli Sûzi’nin 500. Yılı (Bidiriler, Bilgiler, Belgeler), Hazırlayan Altay Suroy Recepoğlu, Türk Yazarlar Derneği Yayınları, Prizren/Kosova, 2000, ss.46-51.
İsmail Hakkı UZUNÇARŞILI, Osmanlı Tarihi I, TTK Basımevi, Ankara, 1988.
İsmet ŞANLI, “Derdini Tuna’ya Döken Şair Âşık Çelebi”, Uluslararası Sosyal Araştırmalar Dergisi, C.8, S.38, 2015, ss.310-316.
Mahi MAXİM, “Tuna”, Diyanet İslam Ansiklopedisi, C.41, Diyanet Vakfı Yayınları, ss.372-374.
Osman Nuri PEREMECİ, Tuna Boyu Tarihi, Resimli Ay Matbaası, İstanbul, 1942.
Selçuk URAL, Balkanların İncisi Ohri, Mostar Yayınları, İstanbul, 2013.
Selçuk URAL, Osmanlıların Balkan Rüyası, Mostar Yayınları, İstanbul, 2015.
Şükrü ELÇİN, Halk Şiiri Antolojisi, Kültür ve Turizm Bakanlığı Gençlik ve Halk Kitapları Dizisi, Başbakanlık Basımevi, Ankara, 1988.
Süleyman Paşa Mehter Marşı.
Tufan Gündüz ve Pelin Çift, Tarih Bizi Çağırıyor, Yeditepe Yayınları, İstanbul, 2018. 
Viorel PANATİE, “Osmanlı Hakimiyetinin Tuna Nehrinin Kuzeyinde Yayılışı”, Çev.Numan Elibol, Türkler Ansiklopedisi, C.9, Yeni Türkiye Yayınları, Ankara, 2002, ss.382-408.

Zekeriya TÜRKMEN, “Rumeli Fatihi Şehzade Süleyman Paşa Ve Mehterin Şehzade Süleyman Paşa Marşı Hakkında Bir Değerlendirme”, Uluslararası Gazi Süleyman Paşa ve Kocaeli Tarihi Sempozyumu III, Bildiriler, C.3, Kocaeli, 2017, ss.605-614.

 

 

  

Bookmark and Share Arkadaşına Gönder Arkadaşına Gönder Yazdır  

 

     

*Yazarımıza görüş ve önerilerinizi selcukural@gmail.com eposta adresi aracılığıyla gönderebilirsiniz.
 
B&G Copyright © 2019 Tüm hakları saklıdır ve tüm içeriğine ait lisans ve telif hakları T.C yasalarınca korunmaktadır. İzinsiz kopylanması veya yayınlanması yasaktır.Web sitemizde yer alan her türlü yazı, makale şiir vb. eserlerden, eser sahibi sorumludur. Sakarya Aydınlar Ocağı'nın resmi görüşü olarak değerlendirilemez.