Ana Sayfa İletişim
Faydalı Linkler
















Dilara ÇİMEN

 

03.09.2018  

ZAFER BAYRAMIMIZIN YIL DÖNÜMÜ VESİLESİ İLE :   OSMANLI’NIN SON YARIM ASRINDAN ,CUMHURİYET’İN İLK ASRINA   SOSYAL DÖNÜŞÜM İÇERİSİNDE  ‘’TÜRK KADINI’’                      

Bölüm:2                                                                                                      

   Namus Kelimesinin Etimolojisi, Kültür Kökeni -Tesettürden Telebbüse
    ‘’Namus’’ Herkesin ve her toplumun kendince yorumladığı, kimi değerler yüklediği, sonuçlar bağladığı bu soyut kavramdır.

     “Namus” ibaresinin, dilimize Arapça veya Farsça’dan girdiği düşünülmektedir.
Araplar ve Farslar da eski Yunanlılar’dan almıştır.
Kelimenin kökeni, “nomos”dan gelir. “Nomos”, iktidar, kanun, kural anlamındadır. “Nomos” un da kökü “nema”dan gelir. ”Nema” ise, bir erkeğin sahip olduğu otlak alan ve
otlak alanın üstünde otlayan hayvanlar manasındadır. Dolayısıyla “namus”kelimesinin kökünde kural, kanun” ve “sahiplenmek vardır. Kelime anlamı olarak “1- Kanun nizam. 2- Ar, edep, ırz. 3- Temizlik, doğruluk” anlamlarını taşıdığı söylenebilir.
Namus, eğitim seviyesi, dünya görüşü, inanç, sosyal ve kültürel değer
yargıları, yaşanılan çevre gibi faktörlerin etkisi ile muhtelif mana ve içerikte
somutlaştırılan izafi bir kavramdır. Örneğin Türk Dil Kurumu, “namus” ibaresini:
“Bir toplum içinde ahlak[1] kurallarına ve toplumsal değerlere karşı
beslenen bağlılık, iffet[2]” ; 2-“Dürüstlük, doğrulukolarak tanımlamaktadır.
Dolayısıyla da tanım, bünyesinde hem erkeği, hem de kadını; yani “KİŞİ” yi
barındırmaktadır. "Kadın" ve "bozulmak" kelimeleri birlikte kullanıldığı zaman kasıtlı bir dejenerasyona yol açar. Namus denilen olgu ise bu bahsettiğimiz şeylerle ilgili değildir; çok daha içsel ve erdemli bir maneviyatın konusudur.
    Ulusun Dişil İnşası
  1913’te Kadınlar Dünyası Dergisi’nin,7.sayısında Naciye Hanım tarafından yazılıp  da dergide yayımlanan : ‘’ Erkekler hakikaten Hürriyetperver midir? Başlıklı yazısında, ‘’Evet erkekler hürriyetperver görünür ancak toprak için kan döküp kıtalar aşmayı göze aldıkları kadar ,kadına bırakın siyasi hakkı –yurttaşlık hakkını inşa hakkı vermekten çekinecek  kadar kadınlardan korkmuşlar. Ve vatan için savaşmayı öne sürerek bu kutsal eylemi bile kendi rahatları için kullanmaktan çekinmemişlerdir.’’ Diye aktarır.
Tarihsel bilginin kim tarafından kayıt altına alındığı, yorumlandığı, yaygınlaştırıldığı esasen Foucault ’nun bilgiye dair vurgusunda dile getirdiği şekliyle :“Bilgiyi kim yazıya geçirmişse ,dünyayı düzenleme biçimi de o kişiye aittir.”.
Bilginin düzenlenmesi, aynı zamanda iktidar paylaşımı meselesidir. Tarihin yazımında rol alamayan kadın, varlığını metinlere mühürleyememiştir. Gerda Lerner : ‘’1979’da, eğer tarihe kadınların gözüyle bakılsaydı ve geçmiş onların tanımladığı değerlerle düzenlenseydi bildiğimiz tarihin tümüyle farklı bir ışık altında görülürdü. Diyerek tarihte kadın bakışının detaylı ve adaletli perspektifini anlatmak istemiştir. İlk tarihi anlatımlar olarak  öykülere örnek verebiliriz. Halen anlatılmaya devam eden çağımıza uyarlanmış öyküler ,efsaneler olsa da bu anlatımların yaşaması, sözün ve yaşayanların hayatlarıyla sınırlı kalmaktan kurtularak, metinlere dökülmeleriyle mümkündür. Metinleri kimlerin oluşturduğu ise öykülerin kurgusunu değiştirir. “Kadın tarihi” ya da “feminist tarihçilik” in ortaya çıkmasıyla bir anlamda tarihin, kadın öznelerce yeniden yazılmaya çalışıldığı söylenebilir.
Kadın tarihi çalışmaları, önemli önemsiz hiyerarşisi ile yapılandırılan, merkeze erkeğin yaptıklarını yerleştiren anlayışı ve bu anlayıştan kaynaklanan hiyerarşiyi yıkmaya, yazma işlemini yeni baştan kadın bakış açısıyla gözden geçirmeyi amaçlar. Bu anlamda kadının tarihçi kimliği ile tarih alanında varlık göstermesi, kadın gözüyle tarih yazımına büyük katkı sağlar.
   Milliyetçilik ile Feminizm İlişkisi-Kadınlar Milli Dava’ ya Nasıl Dahil olurlar?
Kısaca iki kavram arasındaki farklara değindikten sonra, uluslararası  devlet oluşum ve uluslaşma süreçleri içerisinde milliyetçiliği ele alacağız, ardından  Türk milliyetçiliğinin cumhuriyet dönemi içinde feminizm ile ‘’çelişkili ilişkisine’’ ana döngüler halinde kısa kısa mercek altında tutmuş olacağız.

Feminist hareket ve ideoloji aslında  milliyetçi projelerin canlandığı dönemin ürünüdür. Kadınların mülkiyet, eğitim ve oy hakkı mücadelesine dayanan “birinci dalga feminizm”in kazanımları I. Dünya Savaşı sonrasının milliyetçi ve militarist ortamında hayata geçti. Feminizm ve milliyetçilik arasındaki ilişki, aslında kolaylıkla kurulabilen bir ilişki değil. Feminizm erkekler tarafından ezilme ve sömürülme bağlamında bütün kadınlar için ortaklık geliştiren bir söylem; dolayısıyla, tüm kadınları içermeye açık, kapsayıcı bir özelliği var.
Burada iki sorun ve iki soru karşımıza çıkmakta. I-Milliyetçilik millî olmayan talepleri dışlar. II-Feminizm enternasyonalist eşitsizliğe karşı vardır. – I-Milli bir feminist anlayış oluşabilir mi ? Nasıl? II-Feminizm çıkış nedeni de aslında yerel kültürün, kadınlar üzerindeki  alışagelmiş /göz yumulan eziyetlerine karşı gelmek değil midir?   Bu gerilimin çözümü, kadınların her yerde haklarını “ulusun anneleri” olarak kazanmaları ile açıklanmıştır. Görülen o ki bir kadın anne değilse ,bir hukuki hakkı ya da tacize uğradığında suçluya verilecek cezayı hak etmiyor. Ya da cennet ayaklarının altında olan bir varlık olmuyor. Kadın , söz konusu ya bir gücün bacısı ya da ana olmak zorundaki ,saygı görülen bir lütfa ersin.1950’lerden itibaren tekrar başlayan ulusal sosyal ahlaktaki gerilemeyi şuradan görebiliriz. Atatürk ve İnönü dönemleri içerisinde ,gazetelerde ve ders kitaplarında daima kadını destekleyen ,kız enstitüleri –kız bilim kursları, kadınların mühendis –tekniker olabilmesi ,1 Mayıs 1944 ‘te bilimde kadın-erkek eşitliği adına verilmeye başlanan ilk kadın profesör (Prof.Dr.Fazıla Şevket GİZ –İstanbul Üniversitesi) ünvanı vs.gibi ilkler .Ev hayatı koca ve çocuk bakımı dışında her şey olabilirsiniz, her yerde devletiniz en büyük destekçiniz ,imajından sonra 15 Mayıs 1950 seçimlerinin ardından gelen hükümet ile ılım ılım artan ders kitaplarında anneyi : ‘’yorgan diken ,turşu kuran ,bizi bekleyen…’’ gibi tekerlemelere indirgeyen bir yeni/eskici bir zihniyet yavaş yavaş  yer almaya başlamıştır.
1960’larda dünyadaki gençlik akımları ve siyasal ayrışmaların yarattığı toplum dinamikleri sonrasında ,tüm bu dalgaların dinginleştiği yıllar olan 1980’lerde kadına bakışın ,kadının kendi benlik algısının ne durumda olduğunu daha iyi görmeye başlıyoruz. Ancak bu bakış açıları ve ayrışmaları tek bir başlık halinde almak yanıltıcı olacaktır. Örneğin:80’lerdeki oluşumun içinde yer almayan Müslüman ve Kürt kadınların, dergileri ve dernekleriyle kendi sözlerini kurdukları bir dönemdi. “Başörtüsü” meselesine odaklanan Müslüman kadınların gündemi, modernleşme paradigmasına bağlı “cumhuriyetçi/Atatürkçü kadınlar”ın sert tepkileriyle karşılaşırken, ‘’yalnızca feminizmi savunan kadınlar’’, meseleye kadınların özgürlüğü açısından yaklaştı. Ancak, feministler üniversitelerde başörtüsünün yasaklanmasına karşı mücadeleyi desteklese de, Müslüman kadınlarla ilişkinin “başörtü” nün dışına çıkan bir boyut kazanması ve derinleşmesi mümkün olmadı.
Müslüman kadınların politikleşmesi Türkiye’de modernleşme projesinin “devlet laikliği” uygulamalarının ürettiği cinsiyet politikasını açığa çıkarıp sorgulatırken, Kürt hareketinin politikleşmesi, modernleşmenin milliyetçiliğine/Türklüğüne de ,bir meydan okumaydı.      Kürt hareketi içinde politikleşen kadınların varlığı ise Türkiye’deki ‘’feminist hareketin Türklüğü’’ meselesini tartışmaya açtı. Kürt kadın dergisi Roza’yı çıkaran kadınlar, gerek Türk kadın hareketinde yaşadıkları sorunların, gerekse Kürt hareketindeki konumlarının, bağımsız bir Kürt kadın dergisine ihtiyaç doğurduğunu ,gerekçe olarak öne sürüyorlardı. Türk kadın hareketine ilişkin olarak “kadınlığımızı onlardan farklı yaşıyoruz. Taşıdığımız ulusal kimlik, kadınlığımızın rengini değiştiriyor. Talep ve hedeflerimiz farklı, onlar bizi, evrensel kadın kimliği adına kendi içinde eritmeye, yok saymaya, görmezlikten gelmeye çalışıyorlar” derken, Kürt hareketindeki konumları için de “oralarda Kürt kimliğimiz için varken, kadınlığımız güme gidiyordu. Cinsiyetçi baskıdan söz etmek bile kimi zaman lüks bulunuyordu” diye savunma yapmışlardır. Kürt feminizminin, devletle, ulusal hareketle ve Türk feminist hareketiyle hesaplaşma yaşadığını belirterek, gündemlerinin Türk feministlerinden farklı olduğunu söylüyorlar. Gündemlerinin önemli ve öncelikli alanını devlet uygulamaları yani baskı ve tutuklu olan Kürk kadınlarının uğradığı taciz ve aşağılanma olduğunu, ev içi şiddet ,kan davası ,berder gibi uygulamaların Kürt kadınının yalnız ülke çapında değil aile içinde dahi söz ve yaşam hakkı olmadığını dile getirebilmek için, Roza gibi bağımsız feminist bir Kürt kadın dergisini çıkarttıklarını ,talebin artması ve seslerinin duyulmaya başlanması ile de ,diğer bir bağımsız Kürt kadın dergisi olan Jujin’i de çıkarttıklarını verilen röportajlarda anlatmışlardır. Jüjin’de, Türkiye’deki feminizmin milliyetçi damara sahip olduğu yolunda eleştirel yazılar da kaleme alınmıştır.                             Türk kadınlarının anti-milliyetçilik , anti-ırkçılık, feminizm ve enternasyonalizm adına, Kürt kadınlarına ayrımcı ve ırkçı davrandıklarını söylemişlerdir. Etnik kimliklerini dayatmalarının kadın sorununun evrenselliğiyle bağdaşmadığını söyleyen Türk kadınlarına yanıtları, nedense hep unutuyorlar, başka dilde eğitim yaptığımızı, okul çağına kadar bir kelime bile Türkçe bilmediğimizi, beşik kertmesi, berdel, başlık parasıyla alınıp satıldığımızı, metropollerde horlanarak, dışlanarak, giyim şeklimiz ve şivemizle aşağılandığımızı, şiddetli bir şekilde Türk milliyetçileri tarafından ayrımcılığa uğradığımızı, zulüm ile  göçlere tabi tutulduğumuzu diyerek etnik –sosyolojinin gereklerinin, feministçe milliyetçilik ile de savaşına gem vurmuşlardır. Feminizmin sözünü evcilleştiren,hukuk tabanında erkeklerce de kabul görülmesini başlatan etkiler; ( bu süreci feminist hareketin STK’laşması olarak da değerlendirmek mümkün) 2000’ler Sivil Toplum Kuruluşları etrafında örülen hareketlerdir. “Proje feminizmi” olarak tartışılmasına ve proje mantığı ile feminist ilkeler arasındaki gerilimlere de sahne olunan yeni bir dönem başlatılmıştır.
Kadın haklarının uluslaşma sürecinde gündeme gelişine yönelik eleştirel bakış, Türkiye’de 1980’lerdeki “ikinci dalga” feminist hareketin etkisiyle gelişmiştir. Tüm bu sürtüşme ve dalgalanmalara rağmen, 1980’de Türk Kadınlar Birliği başkanı Latife Bekir’in Birliği feshederken söylediği “Atatürk’ün göstermiş olduğu yolda yürüyen Türk kadınının artık isteyeceği hiçbir hak, peşinde koşacağı siyasî hiçbir ülkü kalmamıştır. Böyle bir teşkilatın hâlâ memleketimizde mevcudiyeti gerek içimizde, gerek dışarıda birçoklarına yanlış fikirler verebilir. Onu kaldırmakla Türkiye’de bir kadın-erkek meselesinin mevcut olmadığını âleme ilan etmemiz gerekir.” Sözü ile aslında  Özel alan  mahremiyetine kapatılarak politikleş(tiril)memiş birçok konu (aile içi şiddet, taciz, bekâret) kamusal görünürlük kazanır. Cumhuriyetçi projenin kamusal ataerkili belli sınırlarda dönüştüren, ama özel alandaki ataerkili olduğu gibi bırakan cinsiyet rejimine mesafe almak, eleştirel durmak da bu ,aman el aleme rezil olmayalım ,üstünü örtelim anlayışı ile başlar. Kadınların hukuki seçme /seçilme –boşama hakları olsa da ,bu hakkı bile bile ,kırsal kesim ve muhafazakar sülalelerce ‘’kız kısmısının işi değil’’ algısıyla büyüyen nice nesillerin olduğunu ,günümüzde bu nesillerin anne olmuş tiplerinden daha iyi anlıyoruz.
1980’lerde “cumhuriyetçi kadınlar” la feministlerin belli konular etrafında kurdukları ittifakın zemini kaybolmuştur. Türkiye’nin “şeriat” ve “bölücülük” tehditleri karşısında “Cumhuriyetçi kadınlar” iki tehdittin taraftarlarını  nefretle desteklememekle birlikte, gelişmekte olan Türk Feminist Hareketinin bayrağını taşımayı da, günümüze kadar durdurmuş görünmektedirler. Sahnenin önündeki erkeklerle, arkadaki koroyu oluşturan kadınlar arasındaki ilişkiler, adeta orkestra şefi bay aynı ,koro içinde değişen solo sesler işte bu iç gruptan feminist duruş arasında mikrofon değiştirmekteydi. Ülkenin kuruluş serüvenlerine baktığımızda her bir farklı coğrafya ve farklı kuruluş düzeninde olan ülkelerin ortak özelliğinin önce kadınları aktif bir şekilde kah savaş sahasında kah arka planda kullanmak ,ülke bağımsızlığının ardından ,kadınlara bağımsız vermemek olduğu görülür. Yani hakları olan payı aynı teri döküp alamadıkları görülür. Filistin ‘in Hindistan’ın bağımsızlık savaşları bunlara örnektir. Ve hatta Amerika gibi demokratik yeni dönem düzenlerinde dahi.
Bu zamana dek ,Milliyetçiliği eleştirirken ataerkinin ortadan kaldırılması gibi taleplere ya da milliyetçi hareketlerdeki erkekliği inceleyen feminist analizlere pek ender değinilmiştir. Dünyadan örnekler ile devam edersek ,bu kez milliyetçiliğin oluşturduğu militanlığın neden erkek ağırlıklı olduğunu sorgulayarak ,yukarıda Türkiye’den örnekle gördüğümüz gibi ,militanlığın aslında sadece erkeklere özgü olmadığını , ümmet fikrini savun kadınların  ya da yukarıda yer verdiğimiz gibi yaşayış biçimindeki eşitsizlikleri öne sürerek, etnik milliyetçiliği savunan kadınların da , toplumun ‘’diğer’’ kadınlarına karşı nasıl militanlaşabileceğini daha iyi anlatmış olacağız.
Kadın liderlerden örnekle, 199l'de seçimi kazanıp İrlanda Cumhurbaşkanlığı makamına oturan İrlandalı feminist avukat Mary Robinson, hassas dengeleri gözeten bir kadın örneğidir. Yürütme gücü pek bulunmayan cumhurbaşkanlığı makamında, Mary Robinson, bir yandan İrlanda vatandaşlarının kafalarındaki 'ulus'u simgesel olarak temsil etme yönündeki popüler beklentileri karşılamaya çalışmış, bir yandan da İrlanda ulusunun anlamını yeniden tanımlamaya uğraşmıştır. Namıdeğer DemirLady Margaret Thatcher söz konusu ülkesi olduğunda ya da muhafazakar bakış açısı olduğunda ,ülkesindeki kadınların kürtaj haklarını umursamayan ve üç yüz askerin ölümünden sorumlu olduktan sonra hiç üşenmeden o üç yüz askerin annesine mektup yazarak ,böyle yüksek bir sağ düyununda ancak yine bir kadın yöneticide olabileceğini göstermiştir. Kısacası kadınların yönetim zihniyeti daima farklı olmuş ve belli farklar yaratmıştır. Savaşta ise erkek hakimiyeti olan her coğrafya da, savaşın şartları içindeki her bir ‘’değer- unsur’’ da erkek bakış açısı ise yargılanmaya mahkumdur.
1990larda Bosna'daki iç savaş sırasında gelen haberler, orada da tecavüzün, erkekleşmiş, militarize milliyetçiliğin bir aracı olarak kullanıldığını gösteriyordu. Haziran 1992'de Brezovo Polye köyünden kaçırılan Mirsade adlı genç bir Boşnak kadın, kendisini kaçıran Sırp askerinin "Bize kızlara tecavüz etme emri verildi" dediğini bildirmiştir, Bir başka Bosnalı (Müslüman olmayan) kadın, Marianna, Sırpların kontrolündeki bir kampta tam 24 saat askerlerin tecavüzüne uğramış ve hamile kalmıştır. "Asla. Asla doğurmayacağım" diye karar vermiş, Hırvatistan sınırını geçip sığınma hakkı aramayı ve kürtaj olmayı istemişti. Henüz bilmediği nokta ise, Hırvatistan'ın erkek egemen yönetiminin, Hırvat milliyetçiliği adına kürtajı yasadışı ilan etmiş olmasıydı (Ms. Magazine, 1992).
Sırbistan'da da militarizasyon, tamamlanmış bir süreç değildir. Bu süreç, kimi zaman ilerlemesini yavaşlatacak, hatta durduracak ölçüde toplumsal cinsiyetin damgasını taşır. Bir cemaatin, siyasallaşmış öz algısının, hangi noktada ve nasıl şekillendiğini; erkeklerin hangi noktada ve nasıl silaha sarılmaya, kadınlarınsa, askere alınan kardeşlerini, kocalarını, oğullarını ve sevgililerini sadakatle desteklemeye yöneltildiklerini anlamamız gerekiyor. Bu baskılar nasıl tırmandırılıyor? Bunun, kadın-erkek ilişkileri açısından anlamı ne? Bu baskılara kadınlar direndiği zaman ne oluyor? 1991 yılında Sırbistan ve Hırvatistan'da kadınların öncülük ettiği barış hareketini ciddiye alırsak neler görebiliriz? Aralık 1989 "Montreal katliamı" sonrasında kadınlara yönelik (misogynist) şiddete karşı seslerini yükselten Quebec'li kadınlara kulak vermek, ulus oluşumunu inceleyen bizlere neler öğretebilir? Aynı durum ulusal bazda ele alındığında eşitsiz durduğu kadar İslam gibi bir takım semavi dinlerin ‘’uygulanış algısında’’ da yani uluslararası bir düzende de eşitsizliğini sürdürmektedir. Örneğin en önemli ibadet alanlarından camilerin sadece erkeklere tahsis edildiği anlayışı ya da bayramların sadece erkeklere has usuller barındırdığı yanlış bilgisi gibi…Bu konu ile ilgili İlahiyat Profesörü Cemil KILIÇ ‘ın şu açıklaması konunun anlaşılması açısından önemlidir. ‘’… Carî İslam anlayışında neredeyse yaşamın her alanında olduğu gibi bayramlarda da erkek egemen bir yapı söz konusudur. Söz gelimi, gerek Ramazan Bayramı’nda gerekse Kurban Bayramı’nda icra edilen ritüellerde kadının pek yeri yoktur. Şöyle ki; bayram sabahlarında camilerde kılınan bayram namazlarına yalnızca erkekler iştirak etmekte, kadınların iştirak imkanı bulunmamaktadır. Oysa Muhammedî İslam’da tıpkı diğer bütün namazlarda olduğu gibi bayram namazlarında da kadınlar yer alırdı. Hz. Muhammed’in döneminde hem Cuma namazlarına, hem cenaze namazlarına, hem de bayram namazlarına kadınlar katılmaktaydı. Lakin sonraki dönemde kadınların bu namazlara katılmalarına imkan sağlanmadı. Kadınlar toplu namazdan ve mabetlerden neredeyse dışlandı. Günümüzde özellikle Türkiye’de kadınların iştirak edebildikleri tek toplu namaz olarak Ramazan ayında kılınan teravih namazları ve öncesindeki yatsı namazları vardır. Kadınların Cuma namazlarına ve cenaze namazlarına katılmaları mümkün olmamaktadır. Cenaze namazlarında kadınlarımız sadece izleyici olarak bulunmaktadır. 
Oysa gerek Kur’anî açıdan gerekse Nebevî uygulama bakımından, gayet net bir biçimde biliyoruz ki, kadın ve erkek, dinsel ritüellere birlikte katılmalıdırlar.
Söz gelimi, Kur’an’da Cuma namazı ile ilgili ayette (Cuma Bölümü 9. Söz) hitap bütün müminleredir. Ancak carî İslam bunu yalnızca erkelere özgü hale getirmiştir.
Bu cümleden olarak, kadın ve erkeği bayramlarda bile birbirinden ayıran ve dini erkek egemen bir hale sokan carî İslam anlayışına karşı Muhammedî İslam’daki kadın erkek birlikteliği ve kadın erkek dostluğunu ortaya koyan bir ayeti anımsatalım:
“Mümin erkekler ve mümin kadınlar birbirlerinin dostları, yardımcılarıdır. Onlar, iyiliği emreder, kötülükten sakındırırlar…” (Uyarı Bölümü 71. Söz / Berae Suresi 71. Ayet) Anlaşıldığı üzere bu uluslararası zihniyet ile Arap kültürününde bizlerin yaşayışında çok berbat etkileri halen devam etmektedir. Toplumsal cinsiyet olarak adlandırılmaya başlanan bilimsel makalelerde kadın-erkek olarak her iki cinsiyeti de kapsayan ‘’gender’’ terimi gibi dünya da gittikçe cinsiyetsizleştirerek, dildeki ayrımcı farkları-eksikliklerin tamamlanmaya çalıştığını görüyoruz. Kulağa ilk kez duyanlar için hoş gelmeyen bir gelişme gibi görünüyorsa eğer ,bunu yeni öğrenen bir Türk ‘Ün dönüp bir kendi diline bakmasını rica ederiz. Bırakın Arap’ın lisanını şu an da çağdaşlık –eşitlik ne derseniz deyin cinsi ayrımcılığı kültürel algıda ve yaşam standartları içinde aşmış tüm medeni  ülkelerin dillerinde işaret zamiri ya da kız-erkek kardeş gibi ayrımlar halen vurgulayıcı iken bizim dilimizde bu tarzda cinsiyetçi ayrımların asla olmaması,’ ’O’nun o olması, kardeşin cinsi ne olursa olsun kardeş olması, arkadaşın –dostun cinsiz dost-arkadaş sayılması gibi’’’ güzide bir dilde eşitliğe sahipken ,öz kültür dile sinmiş dine  ve yaşama geçememişken ,bu sorunların nasıl aşılabileceğine kafa yorularak ulusal bazda ,özellikle milliyetçi görüşte kadınların başka kadınların sorunlarına daha büyük bir hassasiyetle kafa yormaları ve asla Arap algılı ataerkil militan erkek milliyetçiliğine sığınarak yaşamaması gerekmektedir!

     Beynelminel Feminizm Yerine ‘’Milli Kadın Hakları’’.
Bugün milliyetçiliğin iç işleyişinin ve sonuçlarının feminist bir okumasına girişmeksizin milliyetçiliğe kuşkuyla yaklaşanlar dahi, postmodernleşmiş, militarize bir ataerkiye ister istemez teslim olacaklardır.
Herhangi bir milliyetçi hareketin (bu hareket devlet kurmak veya yeni siyasal otonomi alanları yaratmak konusunda ister başarılı, ister başarısız olsun) mobilizasyon sonrası dönemi, dersler çıkarma ve efsaneler üretme dönemidir. Gerek kadınlar gerekse erkekler, hayatlarını bu derslere ve efsanelere uydurmak zorundadır. Bu dersler ve efsaneler, kazanımları sürdürmeye ve zararları telafi etmeye yönelik stratejilerin ve ulusal kimliklerin temellerini oluşturur. Bunların çoğu, toplumsal cinsiyetin damgasını taşıyan anılarla doludur.
VIII. başlıkta bahsettiğimiz gibi, feminizm her ne kadar evrensel duran bir akım olsa da ,tüm çıkış öyküsü yerel kültürün ve mahalli baskının zulmü ile doğmuştur . Bu zulümlere önlem alınması için önce mahalle algısının değiştirilmesi sonra kadınlara evrensel koruyucu kuralların mantığına ters düşmeyen ,toplum dinamiklerini dengeleyici yönde eşitleyen ,kadına yönelik her türlü suça karşı, yerel anlayışta katı tutumlar içeren ,ceza kanunları oluşturulmalıdır.
KAYNAKÇA:
Cyntia Enloe'nın "Feminizm, Milliyetçilik ve Militarizm" başlıklı bu yazısı, Ayşegül Altınay'ın derlediği, İletişim Yayınları'nın 2000'de yayınladığı 357 sayfalık "Vatan, Millet, Kadınlar" kitabının 189-212. 
Akal, C. Baki, (1994) Siyasi İktidarın Cinsiyeti, Ankara, İmge Kitabevi. Ayata, G. A., (1996) Kent, Komşuluk ve Kent Kültürü, Ankara, Konut Araştırmaları Dizisi (TOKİP).
Beauvoir, S., (1993) Kadın “İkinci Cins” Genç Kızlık Çağı, İstanbul, Payel Yayınları.
Bora, T., (2005) Analar, Bacılar, Orospular: Türk Milliyetçi- Muhafazakâr Söyleminde Kadın. (A. Öncü, O. Tekelioğlu, Der.), Şerif Mardin’e Armağan (241-281), İstanbul, İletişim Yayınları.
Boyarin, D., Taylor, M. C., (1998)Gender, Critical Terms For Religious Studies. (Ed). The University Chicago Press, Chicago & London.
Berktay,Fatmagül.,(2003) Tarihin Cinsiyeti.Metis Yay.İstabul.
Toprak, Z. (2015) Türkiye’de Kadın Özgürlüğü ve Feminizm 1908-1935. Tarih Vakfı Yurt Yayınları ,İstanbul.


Michel Foucault (D.15 Ekim 1926-Ö.25 Haziran 1984) Fransız düşünür, sosyal teorist, tarihçi, edebiyat eleştirmeni.

Berktay B.2012, s.57.

Çakır 2004, s.1.

  

     

*Yazarımıza görüş ve önerilerinizi dilaracimen1@hotmail.com eposta adresi aracılığıyla gönderebilirsiniz.

Bookmark and Share Arkadaşına Gönder Arkadaşına Gönder Yazdır  

 

 
B&G Copyright © 2018 Tüm hakları saklıdır ve tüm içeriğine ait lisans ve telif hakları T.C yasalarınca korunmaktadır. İzinsiz kopylanması veya yayınlanması yasaktır.Web sitemizde yer alan her türlü yazı, makale şiir vb. eserlerden, eser sahibi sorumludur. Sakarya Aydınlar Ocağı'nın resmi görüşü olarak değerlendirilemez.